Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Neoliberalizme Liberal Bir Eleştiri: Michael J. Sandel ve Piyasanın Sınırları

Ali Berk İdil

Neoliberalizm ve beraberinde getirdiği anlayış Türkiye ve dünyanın hemen hemen her yerinde hissediliyor artık, kimsenin pek şüphesi yoktur sanırım. Haliyle bu durum bir yığın eleştiriyi beraberinde getiriyor. Bugünlerde ana akımdan farklı duruşa sahip akademik veya popüler yazıların çoğunda açık veya kapalı bir neoliberalizm eleştirisi bulmak mümkün. Bu ay bahsetmek istediğim Michael J. Sandel’ın ‘What Money Can’t Buy’ [Paranın Satın Alamayacağı Şeyler] adlı kitabı da bu eleştirilerden birisi, üstelik Amerika ve İngiltere gibi yerlerde oldukça geniş bir kitleye ulaşmış durumda. Yalnız eleştiriyi benzerlerinden ayıran önemli bir nokta var: Sandel’ın eleştirisi son derece liberal temellere dayanıyor. Kitabın argümanlarından ve temel iletilerinden bahsetmeden önce bu liberal temellerin önemini iki açıdan vurgulamak istiyorum. Birincisi, liberal felsefeye gönülden inanan birinin piyasanın sınırları olması gerektiğini söylemesi, neoliberalizmin liberal prensiplere ne kadar sadık kaldığını sorgulatıyor doğrusu. Yani piyasa ekonomisine güven, serbestleşme, özelleştirme gibi liberal prensiplerin de bir sınırı olabileceği fikri neoliberalizmin sınırsız serbestleşme hedefiyle tezat içerisinde. Sandel da bunu göstermeye uğraşıyor. İkinci önemli nokta ise neoliberalizme liberal kanattan gelen bir eleştirinin neoliberal çevrelerde ciddi yankı uyandırabilmesi. Batı kökenli bir liberalizmden gelmeyen herhangi bir eleştiri bazı karar mercilerine, neoliberalizmin temel savunucularına bazen hiç ulaşmıyor, ulaştığında ise “tamamen karşıt bir dünya görüşü” olduğu gerekçesiyle kulak ardı edilebiliyor. Sandel gibi liberalizmi savunan birinin bu eleştiriyi yapması ise artık ortada ideolojik ayrımların ötesinde sıkıntılı bir durum olduğuna herkesi ikna edebilecek güçte.

 

Sandel’ın eleştirisi çok temel bir sorudan çıkıyor: 1980’lerden beri herkese, her şeyin alınıp satılabileceği düşüncesi aşılanıyor, peki bunun bir sınırı yok mu? Dünyamızda alınıp satılamayacak bir şey var mı ya da kaldı mı? Sandel’in kendisinin de belirttiği üzere, pratik anlamda çok da bir şey kalmamış gibi görünüyor. Kendi verdiği örneklerden bir kaçını saymak gerekirse, bir konser veya tiyatro için sizin yerinize sıra bekleyecek birilerini parayla tutabiliyorsunuz, biyolojik çocuğunuzu taşıması için para karşılığı taşıyıcı anne bulabiliyorsunuz, belirli miktar yatırım yapma karşılığında dünyanın pek çok ülkesine göç etme hakkı kazanabiliyorsunuz, çevreye karbon salma hakkı satın alabiliyorsunuz, doktorunuzun cep telefonu numarasını parası neyse verip öğrenebiliyorsunuz. Örnekler arttırılabilir. Sandel’in ve belki pek çok başka insanın sorduğu soru bunun bir sınırı olup olmadığı. Yukarıdaki çoğu örnek, belki alıştığımızdan belki de yeterince tartışmalı örnekler olmadığı için büyük ölçüde kabul görmüş durumdalar.

 

Sandel’in verdiği daha tartışmalı bir örnek ise yavaş yavaş sınırlarımızı zorluyor. Barbara Harris adında ABD’li bir kadın 300 dolar karşılığında uyuşturucu bağımlısı kadınlara kısırlaştırılmalarını teklif ediyor. Yani kısacası, 300 dolar karşılığında kadınlar çocuk yapmama sözü vermiş oluyor. Uyuşturucu bağımlısı kadınlar da genelde finansal nedenlerle bu teklifi kabul ediyorlar. Harris’e kalırsa yaptığı bir toplumsal hizmet. Bilindiği üzere uyuşturucu bağımlısı bir kadın çocuk doğurduğu zaman genelde çocuğun çok büyük sağlık sorunları oluyor. Harris, 300 dolar gibi belli ki kendisi için çok yüksek olmayan bu meblağ karşılığında toplumun daha sağlıklı bireyler yetiştirmesini sağlamış oluyor. Ne var ki, bu hikâyede bizi rahatsız eden bir şeyler yok mu? Sandel’a göre en azından iki şey var. Birincisi, bu bir piyasa alışverişi gibi dursa da aslında değil. Yani “alan memnun satan memnun” argümanı burada geçerli değil. Uyuşturucu bağımlısı bir kadının, finansal zorluk altında verdiği bir kararın ne kadar gönülden verilmiş, rıza içeren bir karar olduğunu sorgulamak gerekiyor. İkinci rahatsız edici nokta ise bu alışverişin bir piyasa hareketi olması değil doğrudan doğruya rüşvetçilik ve yozlaşma olarak nitelendirilebilir olması. Yozlaşma olmasının sebebi, Sandel’in kitap boyunca verdiği asıl argümanı da oluşturuyor. Kendimize ve belki de Harris’e sormamız gereken soru şu: Gerçekten çocuk sahibi olma yeteneği veya hakkı alınıp satılabilir bir şey mi? İlk bakışta bu soruya “Evet” demek çok mümkün değil gibi duruyor, her nasılsa çocuk sahibi olmanın sadece para cinsinden ifade edilebilir bir şeye dönüşmesinde sezgisel olarak yanlış bir şey var gibi. Elbette bunun yanlış olmadığını düşünen, olağandışı ölçüde piyasayı savunan insanlar mevcut. Ünlü iktisatçı Gary Becker, Sandel’in verdiği örnek ama bana kalırsa Milton Friedman, Friedrich von Hayek veya Ludwig von Mises gibi iktisatçılar da bu düşünce tarzına katılırlardı. Becker, Friedman ve Hayek’in Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldığını da düşündüğümüzde görüşlerinin kuytu bir köşede kaldığını söyleyemeyiz. İktisat tarihine ve dolayısıyla bugünün dünyasına inanılmaz derecede etkide bulunmuş insanlar. Zaten Sandel ve bence bir çoğumuzda kafa karışıklığı yaratan sorun da tam olarak bu. Ne zaman ve nasıl, pek çoğumuza ilk bakışta ters ve hatta düşünülemez gelen “alışverişler” günlük hayatın bir parçası oldu?

 

Sandel’in verdiği bir başka çarpıcı örnek de içinde belirli bir miktar para bulunan hediye kartları. Artık hediye bile doğrudan para cinsinden ifade edilebilir durumda ve bugün böyle bir hediye aldığımızda pek de garipsemiyoruz. Bu piyasa ekonomisinin ve piyasanın her yerde oluşuna dair belki “teşvikli kısırlaştırma” dan daha iyi bir örnek. Uyuşturucu bağımlısı kadınların para karşılığı kısırlaştırılmaları görece daha az sayıda insanı etkiliyor ve gerekçe olarak toplum yararı öne sürülüyor. Hediye kartlarında durum daha da tuhaf: Açıkça bir toplum yararı da yok aslında, sadece para her zaman işe yarayacak bir şey olduğundan bir tanıdığımıza sevmeyebileceği bir hediye yerine, istediğini alabileceği bir “aygıt” veriyoruz. Sıkıntı da tam burada başlıyor. Para, zaten 30 sene önce asla alamayacağı pek çok şeyi almaya başladığı için, 30 sene önce olmayan hediye kartları şimdi var. 30 sene önce de insanlar hediye alma işini kolaylaştıracak bir yol arıyorlardı kuşkusuz ama para, bu işi bu kadar kolaylaştıracak bir aygıt değilmiş sanki. Sandel’in bütün kitap boyunca cevap aradığı soru da bu süreçle ilgili. Nasıl kendimize ait her şeyi para cinsinden ya da piyasada değer bulacak biçimde değerlendirmeye başladık?

 

Kitap, özel olarak Türkiye’den hiç bahsetmiyor. Ancak Türkiye’yle ilgili çok fazla temel sorundan bahsediliyor. Örneğin, piyasa-toplumunun her zaman bir zorlamayla, bir güçle değil bir algı değişikliği yaratarak istediğini elde ettiğinden bahsediyor. Dolayısıyla bu sorunun sadece iktisatla ilgili değil, aslında ahlak ve siyaset felsefesiyle ile ilgili olduğu sonucuna varıyoruz. Anayasamızın bu konuda öngörülü olduğu bir gerçek. 12. madde açıkça temel hakların devredilemezliğini ortaya koysa da bu sorunu ancak en temel haliyle çözüyor. Asıl olan, bazı temel haklarımızın ve sorumluluklarımızın piyasada veya başka bir yerde alınıp satılamayacak, bizden ayrılamayacak şeyler olduğunu bildiğimiz, kavradığımız ve savunabildiğimiz bir toplumsal düzlem ve bu düzlemi besleyen bir farkındalık oluşması. Sandel’in uyarıları da tavsiyeleri de bu yönde görünüyor.



01/12/2019



Yazarın diğer yazıları

Kişisel, Kurumsal ve Toplumsal Başarı: Gladwell’den Öğrendiklerim (01/11/2019)
Basit Bir Sınavla Anaokulu Çocuklarının Geleceğini Tahmin Etmek Mümkün mü? (01/10/2019)