Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Modern Sanatın Arka Yüzündeki Soyut Kültür

Seyhan Livaneli

Her sanatçı kendi gelenekleri ve yetiştiği yaşadığı toprakların özümsediği kokusu ile sanat eserini yaratır. Sanatla biraz ilgisi olanlar, sanat yaratısının yaşadığı toprakların özünden beslendiğini çok iyi bilirler. Bir sanat eserini yaratmak beyin ve düşünce ürünü olduğuna göre, sanatçının içinde yaşadığı kültür onu biçimlendir. Ressam, müzisyen, heykeltıraş, yazar, hepsi eserine yaşadıklarını yansıtır. Picasso İspanyol olmasaydı, ikinci Dünya Savaşının acılarını çekmeseydi, Guernika’yı bu kadar etkili yapabilir miydi? Nuri İyem, Fikret Otyam Anadolulu olmasalardı, bu toprakların kadınlarını bu denli gerçekçi çizebilirler miydi?

Köy seyirlik oyunları, gölge oyunları Anadolu yaşamını anlatır ve modern tiyatroya beşiklik ettiğinde geleneksel evrensele kavuşmuş olur, zenginleşir. Meddahlık geleneği evrensel kültürde One Man Show olarak tabir ediliyor. Ancak Show Man seçtiği konuları, başka bir kültürden değil kendi yaşam kültüründen beslemek zorunda.

Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’unda, Fakir Baykurt’un öykülerinde Anadolu insanının yaşantılarını buluruz. Yaşar Kemal değişik dillere çevrilmiş romanlarında Anadolu’yu dünya tanır. Meryemce’yi, İnce Memed’i onlar da bilir, aynen bizlerin Anna Karenina’yı, Madam Bovary’i bildiğimiz gibi. Sanat gelenekselden evrensele uzandığında kayba uğramaz, kişilik ve özgünlük kazanır, o toplumun kimliği, dokusu içine yerleşen sanat eseri dünya ile buluşur.

Fado, Flamenko, Türküler her biri kendi toplumunun duygu ve yaşamının müzikli anlatımları. Sanatçı eserini kimlik kaygısı ile yapmaz ama eseri dinlediğinizde doğal olarak kimliğini fark ederiz.

Aşık Veysel’in bağlamasından dökülen ezgiler, Fazıl Say ile çok sesli müziğe taşındığında Anadolu kokusu evrensel çokseslilikle dünya ile buluşur. Anadolu türküleri Zülfü Livaneli’nin eserleri Londra Senfoni, Berlin senfoni orkestraları tarafından çalındığında Anadolu tınıları dünyaya ulaşır. Ancak evrensele taşınarak zenginleşen melodilerin ruhu hep Anadolu kalır, böylece özgünlüğü koruyarak boyutlanır.

Modern dans ve bale, halk danslarından beslendiğinde özgünlüğünü koruyarak evrensele taşınmış olur, zenginleşir.

Evrensel boyuta taşınan tüm eserlerin temalarını incelediğimizde o ülkenin geleneksel yapısından beslendiğini görürüz.

Osmanlı’nın 2. Mahmut dönemindeki modernizasyon sürecinde, ilk kez çok sesli müziğin temelleri atıldı. Ancak çok sesli müzik Anadolu ve Osmanlı motiflerini temel aldı. Donizetti’nin Osmanlı müzisyenlerini yeni nota sistemi ile bilgilendirmesi ile polifonik müzik önce saraya girdi. Makamlar batı enstrümanları ile çok sesli olarak icra edilmeye başlandı. Yıllar geçtikçe İstanbul halkı, İstiklal caddesindeki Naum tiyatrosunda polifonik müzik dinlemeye başladı. Cumhuriyet kurulduğunda Mustafa Kemal Atatürk’ün desteği ile Ankara’ya oradan Anadolu’ya yayıldı. CSO’nun kuruluşu da o yıllara rastlar.

Yenileşmek, evrensele ulaşmak, değişen dünya düzenine uyum sağlamak varlığımızı korumak için çok önemli, ancak özümüzdeki cevheri saklayarak, biz olabileceğimizi unutmamalıyız.

Burada yeri gelmişken Ahmet Cemal’in bir yazısından kısa bir alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Sanat, sonsuzluğa uzanan en şaşmaz yollardan biri. Ama onun kadar şaşmaz bir diğer yol da bizi izleyen kuşaklardaki birilerinin bizleri şu ya da bu biçimde yaşatmayı sürdürdüklerine tanık olmak. Bununla demek istediğim, bizden sonrakilerin bizi anmaları değil, adımızı söylemiyor da olabilirler. Asıl önemlisi, bizlerden aldıkları, yani geçmişten getirip iletmeyi başardığımız, bir takım değerleri daha da zenginleştirip boyutlandırarak yeniden var etmeleri.

Yani geçmişi bilmek önemli, onu kopya etmek değil, geçmişten aldıklarını yeni çağdaş tarlalara ekip üretmek, yeni ürünler almak asıl önemli olan. Geçmişi aynen alıp kopya etmek, o kültüre hiç layık olmamak anlamına gelir.

Ahmet Haşim, taklit endişesini, ‘Geriye bakarak ileri yürünmez, ayağın takılır düşersin’ sözleriyle dile getirir.

Taklitçi bir kültürü benimseme çabalarını gördüğümüzde geleneklerine sahip çıkarak çağdaşlaşmış toplumlara imrenmemek, üzülmemek elde değil. Dünyaya şöyle bir göz atalım Japonlar Japon gibi yaşamanın en güzel örneğini veriyorlar.

Gelişmiş ülkelere baktığımızda hepsinin geleneksel geçmişine bağlı olduğunu kolayca görürüz.

Gelenekleri korumak, tüm toplumlarda olduğu gibi bize de güven duygusu, yerleşiklik bilinci kazandırır. Çok sıradan görünen bir mekân anılarla değer kazanır anlam bulur.

Biz ise yerli olmak ve geleneksel değerlere sahip çıkmak ayıpmış gibi kimliğimizden kurtulmaya çalışıyoruz ve böylece batılı olacağımızı sanıyoruz. Oysa imrendiğimiz batı tek boyutluluk ve tek üniforma değil ki…

Bu gün ikisi de Avrupalı sayılan Finlandiyalı ve Portekizli arasında hiç bir benzerlik yok. Ne yemekleri, ne müzikleri, ne de kültürleri birbirine benzer.

Oysa ikisi de Avrupalıdır, Avrupa düşüncesinin temelini oluşturan ilkeleri benimseseler de özgünlüklerini geleneksel yapılarına sahip çıkarak korumuşlardır. Türkiye’nin batı dünyasında hak ettiği yeri alması, kendi kültürüne sahip çıkması ile mümkün olacaktır. Dünyada başarıya ulaşmış taklit ülke yoktur.



01/02/2019



Yazarın diğer yazıları

Baskıcı Devletler ve Aydınlar (01/01/2019)
Memleket Özlemi (01/12/2018)
Sisifos Efsanesi (01/11/2018)
Si Sesini Duyabilmek (01/10/2018)
Köy Enstitüsünden Parlayan Kıvılcım Söndü (01/09/2018)
Umut ve Umutsuzluk (01/08/2018)
Okumak ve Yazmak (01/07/2018)
Kendi Kültüründen Korkmak (01/06/2018)
Anadolu'da Yanan Eğitim Ateşi (01/05/2018)
YAŞAM AŞK VE SANAT (01/04/2018)
Savaştan Sanata (01/03/2018)
Âşık Olmak (01/01/2018)
Çocukların Hakları (01/12/2017)
Zarafet Puslu Perdeler Arkasında mı Kaldı? (01/11/2017)
Banknottaki Kadın Yazar (01/10/2017)
Niçin Sanataevet (01/09/2017)
Tarihimizde Kadın Ve Müzik (01/08/2017)
Anadolu'da Hijyen (01/07/2017)
Edebiyat Yapmak! (01/06/2017)