Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Melankolik Bir Serenat, Yükselen Şiddet, Sanat

Alaattin Canbay

Estetik birikim ve sanatsal gelişme sürecinin geldiği özet bir tablodur müzik. Anlatır, duyurur, yaşatır ve aktarır.

Sınırları ve dünyasal hırsları düşünmeden, Orta Asya steplerinden aldığı rüzgarı, İskandinav melodilerine; Afrika ritimlerini flamenkonun akorlarına bağlar ve zamana kattığı değerle insanlığa sunar.

Aynı müziği 19. Yüzyılda bir salonda dinledikten sonra dışarıda sizi bekleyen manzara ile 21.Yüzyıldaki arasında büyük bir fark olmasına rağmen her iki salonun içinde de benzer duygular yaşanır müziğin yaşandığı anda.

Her iki salonda da zaman evrensel düzlemde sanki aynı yerde buluşmuş gibidir.

Toplumsal ve sosyal işgörülerinin yanında müzik, insanın nesne ile kurduğu iletişimin de ayrı bir yönünü oluşturur. Duygularını, kendi iç sesini ve şarkısını araç kullanarak sese dönüştüren insan; kendini «var oluşu”yla ayrı bir boyuta taşır aynı zamanda.

Maddeyi değiştiren insanla, değişimin nesnesi olan insanın gerçekliğinde olduğu gibi.

70’li yıllarda gerçekleşmiş bir konserin görsel kaydını Itzhak Perlman’ın, Tchaikovsky Serenade Melanqolie çalışında her zamanki gibi sanatının ve eşsiz yorum gücünün zirvesinde ve tabii ki bu coşkuya olanak sağlayan, ruhu ve bedeniyle bütünleşmiş Stradivarius kemanıyla izlediğinizde müziğin, fizik ötesi etkisini tüm duyularınızla yaşarsınız.

Yazıldığı ve ilk seslendirildiği yılı düşünürseniz (1875) üzerinden yüz yıldan oldukça fazla bir zaman geçmiş ve dünyadaki hemen hemen herşey, neredeyse tamamen değişmiş, mekanın güzelliğini zamanda yarattığı estetikle değiştiren müzikse aynı. Salondan ayrılır ayrılmaz takvim zamanınıza yavaş yavaş geri dönmeye başlarsınız. Hangi çağda, hangi ülkede ve hangi gerçeklerle yaşıyorsanız oraya.

Eğer Türkiye gibi güçlü (!) ve gelişmiş (!) bir ülkenin ve dahası bir «metropol”ünde yaşıyorsanız, adım attığınız her toprak parçasında küresel egemenliğin acımasızca yükselttiği gökdelen tarlalarının ve trafiğin ezici öfkesinin kaçınılmaz biçimde içinize girdiğini görürsünüz.

Toprakla iletişimin kesildiği şehir yaşamında, adına «nihayetinde bir oyun” dediğiniz sportif etkinliklerin, kazanma eylemi ve ilkesi üzerine kurulmuş organizasyonların giderek şiddete sahne olan dönüşümü ile kendine sahne bulamayan sanatın acı tablosu ile karşı karşıya kalırsınız.

Avrupanın kültür başkentinde, Ülkenin en büyük konser salonlarından biri fırtınada uçan ve naylonla örtülen çatısı, salona ve sahneye akmaya başlayan yağmur suları ile cebelleşirken, altı ay-bir sene içinde onbinlerce kişinin öfkesine sunulan milyonlarca dolarlık yatırımla inşa edilmiş arenalar, hall’lar yükselir ard arda.

Türlü şirket ve kartellerin reklam gelirleri ve elde edecekleri kazancı düşünerek yaptıkları mekanlar ve her geçen gün sayılarının hızla artışı gelir gözünüzün önüne. Türk futbolunun dünyada yükselen haklı gururunu(!) sporsever yurttaşlarımıza yaşatmak için. Ayrıca bir de başka bir soru gelir akla; ülkenin kültür bakanlığı kurumu ve görevleri...

Daha da ötesi sıradan bir futbol takımının destekçilerinden (sponsorlar) elde ettiği gelir şöyle bir incelenecek olursa konu daha net bir biçimde anlaşılabilir, ya da birkaç futbolcuya ödenen parayla sanatsal anlamda nasıl bir dönüşüm gerçekleştirilebileceği...

Şüphesiz, bilimin, sanatın ve sporun yaşamsal ve toplumsal anlamda ayrı ayrı değerlendirilebilecek olgular olmadığını söylemek burada oldukça gereksiz bir ekleme. Önemli olan sosyal yaşamı zenginleştiren kurum ve olguların akılcı ve bilinçli yaklaşımlarla değerlendirilmesi gereğidir unutulmaması gereken.

Kısaca; denge, ölçü ve düzen.

İki takımın sadık taraftarlarının birbirlerine olan öfkesini harlayarak, şiddeti canlandırmak, buradan elde edilmesi beklenen kazancın da oranını belirlediği bunun da toplumsal nefreti körüklemesi gerçeğinde olduğu gibi.

Ne de olsa öfke ve şiddet, bu ülkede takım ruhunun ve liderliğin başat öğesi haline gelmişken...

Bugün ne yazık ki, ülkemizde gururunu yaşayabileceğimiz dünya ölçeğinde bir konser salonumuz yok. En köklü müzik kurumlarından biri olan Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası için yıllardan beri yapımı devam eden (!) yeni salon binası her yıl ancak ve en fazla birkaç santimetre kadar yükseliyor, operalar eski ve işlevini giderek kaybeden binalarda temsil vermeye çalışıyor. Yeni yapılan ve adına «Kültür Sarayı” denilen «çok amaçlı (!)” salonlar ise ne yazık ki akustik ve fiziksel olarak çok yetersiz.

Konser salonları, Opera binaları veya geleneksel müziklerin temsillerinin yapıldığı mekanlar sanatsal anlamda işlevsel olmalarının yanında ülkelerin prestiji açısından da önemli yerlerdir. Tabii bu da sanata verilen önemle doğrudan ilgili bir durumdur. Kasabanın Halk Eğitim Merkezi aynı zamanda doğal bir kültür sanat ortamıdır. Geçmişte önemli bir işleve sahip Halkevleri de keza aynı derecede önemliydi. Artan nüfus, gelişen teknoloji ve sosyo-politik basiretsizlikler arasında bu merkezler giderek kayboldu.

Ne acıdır bu konuda da sınıfta kaldık.

Tek kanatla kuşu uçurmak pek mümkün değil yani...

Küstah, alkolik, dinsiz diye elimizde süpürge kovaladığımız ağustos böceklerinin yokluğunun, doğal dengeyi nasıl tehdit edeceğinin farkına varamadık.

Biri diğerinin tamamlayıcısı kuşkusuz, sanat ve spor. Yanına bir de bilimi eklerseniz, o hiç bir yerde devrilmeyecek olan muhteşem şekli, sac ayağını yaptınız demektir.

Denge, düzen ve ölçü içinde.

Sizce o kadar zor mu?



02/06/2012



Yazarın diğer yazıları

Sanatın Muhafazası (02/05/2012)
Veysel’in Anısına ve Bir de Bahara Merhaba... (01/04/2012)
Radyo 3 Bilmecesi (01/03/2012)
Çok Seslilik ve Sanat Korkusu (01/02/2012)
Cumhuriyet’in Müzik Devrimine Eleştiriler:Hedefteki Atatürk (01/01/2012)