Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Medyanın Kısırlığı Ve Emine Bulut Meselesi Üzerine

Ozan Moyan

Söz konusu üzücü olayın üzerinden yaklaşık bir ay geçti. Bu bir ayın sonunda, acı ve maalesef olağan bir sonuç olarak, bu olay büyük ölçüde unutuldu. Haksızlık etmeyelim, hala pek çoğumuzun aklına düşüyor durduk yere, hepten unutmuş değiliz; ama bu olayın kitlelerce haberdar olunması ve böylesine büyük bir tepkinin oluşması noktasında, bir aracı olmayı da geçerek adeta bir kahraman olan medyada, bu olay doğal olarak artık pek konuşulmuyor. Bunun gayet normal ve doğal bir sonuç olduğunu bir kere daha belirteyim; zira yazının konusu bu meselenin unutulması filan değil.

Esasında bu konu hakkında bir şeyler yazmak üzere düşünmeye başladığımda, tam da yukarıda bahsettiğim sebepten, yazmak için biraz geç kaldığımı düşündüm. Dedim ya, konu biraz unutulmuştu; böyle olaylar hakkında sıcağı sıcağına yazmak gerekirdi. Ama genelde, yürürken daha iyi düşünenlerden olduğumdan, bu konuda yanıldığımı fark etmem yalnızca beş altı adımlık bir zamanımı aldı. Yanılıyordum; çünkü Emine Bulut konusu, sıcağı sıcağına yazılması gereken, basit bir “olay” değildi. Bu konu yalnızca bir “olay” olmaktan çıkmış ve bu ülkede kadınların karşı karşıya kaldığı her türlü fiziksel, psikolojik ve siyasi şiddet bakımından artık bir “olgu” haline gelmişti. Emine Bulut’un yaralı bedeninin o görüntüsü ve o zavallı kızının feryadı bize, bugüne kadarki faydasız tartışmaları bir kenara bırakarak meseleyi artık farklı şekilde ele almamız konusunda bir uyarıydı. Bu ve bunun gibi olayların, sanki sadece duygusal tepkilerin bir sonucuymuş gibi açıklanamayacağını, meselenin ancak kavramlar üzerinden hareket ederek sosyologlar-psikologlar-siyasetçilerin işbirliğiyle izah edilebileceğini ve çözümün de ancak bu hareket tarzıyla bulunacağını anlamamız için önümüze bir ışık yaktı. Bu fırsatı doğru kullanabilirsek bu toplumsal travmadan da çok olumlu sonuçlar çıkarabilirdik. Ama maalesef umut, çoğu zaman olduğu gibi, durduk yere hayal kırıklıklarına yol açtı.

Medya, başından bu yana sürecin, bana göre, en önemli aktörüydü. Böylesine dehşet verici ve travmatik bir olayın geniş kitlelerce öğrenilmesinde ve yine geniş kitlelerin tepki vererek bu tepkilerini bir yerlere ulaştırmalarında medya önemli bir rol oynadı. Medya, hızı ve çapıyla bize gücünü bir kere daha gösterdi. Aksi takdirde bu olay belki de Zonguldak dışına çıkmayacak ve bu olayı kimsecikler duymayacaktı. Ama maalesef, bir toplum aynası ve yönlendiricisi olarak aynı medya, o kaba, kirli ve sakar elleriyle meseleyi öyle beceriksiz bir şekilde tutmaya girişti ki, bu meselenin çözümü noktasında işimizin ne kadar zor olduğunu daha iyi anlamamızı sağladı.

Konunun televizyon programlarında ele alınması elbette gayet olağandı; neticede iyi bir malzeme vardı elde, konuşulacak, daha doğrusu haykırılacak çok şey vardı. Ancak sorunlu olan, bu meselenin ele alınış biçimiydi. Konuyu daha farklı, bilimsel çerçevede ele alma gayreti içerisinde olan programları tenzih ederek, programların çoğunun konuyu yalnızca duygularını şiddetle ifade etme aracı olarak kullandığını gördüm. Bu programların sunucuları, yorumcuları ve katılımcıları ekseriyetle katile lanet okumalar, “erkek dediğin kadına el kaldırır mı, sen adam mısın”lar, “ah o herifi bir benim elime vereceklerdi ki”ler, “ben idamın gelmesi gerektiğini düşünüyorum”lar ve sinirden diyecek bir şey bulamamalar üzerinden duygularını ifade ettiler. Yani bir şiddet eylemi yine eril tınılı şiddet dışavurumlarıyla analiz edilmeye çalışıldı. Sonrasında araya reklamlar girildi, başka şeylerden bahsedildi, bitkisel ürünler tanıtıldı, tereyağı övüldü.

“Medya bu konuda sınıfta kaldı” demek elbette tam anlamıyla doğru bir tespit değil; hatta biraz haksızlık da aslında… Ama böylesine travmatik bir meselenin hala aynı kısır argümanlarla tartışılması, meselenin değerine ve çözüm için içinde taşıdığı potansiyele yapılmış bir ihanet bence. Asıl haksızlık da bu…

Bu ülkede kadınlar neden kocaları veya eski-kocaları tarafından tehdit ediliyor, yaralanıyor, öldürülüyor? Namus dediğimiz şey nedir? Erkeğin kadın üzerindeki bu tahakkümünün ve erkeğin kendinde kadın üzerinde bir hak bulmasının kaynakları nelerdir? Bu sorulara patriarkal toplumun yanıtları ve bu yanıtların dayanakları nelerdir? Batıya bakan göz ucumuzla bir şeylerin yanlış olduğunun farkındayız. Bunu doğulu bedenlerimizin görmesi için burunlarımıza bolca kan kokusunun gelmesi gerekiyor. Peki bundan sonra ne yapıyoruz?

Kadın erkek ilişkilerini toplumun kadim geleneklerinden ve kaçınılmaz bir unsur olarak dini konjonktürden ayrı olarak düşünmemiz imkansız. Bu konuda kutsal kitap, sünnet, icma, kıyas ve fıkıhın ne dediğini incelemeden konuya toplumsal dinamikler yönünden doğru yaklaşabileceğimizi sanmıyorum. Ancak meseleyi daha basit bir şekilde incelemek istersek, tüm bu kaynakların kümülatif, gündelik ve güncel bir yansıması olarak bir devlet kurumunun açıklamalarına bakılabilir kanaatindeyim. Bu nedenle, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bazı açıklamalarına bakmakta yarar var:

  1. “Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil”

(https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42552621) Açıklama daha sonra siteden kaldırılmıştır.

  1. “Erkek; telefon, faks, SMS ve internet ile karısından boşanabilir.”

(https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42552621)

  1. "Feminizm, ahlaki ve sosyal bakımdan çok olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Bir kere, feminizm hareketine "kapılan" kadın, genel olarak kayıtsız şartsız özgürlük düşüncesiyle aile için vazgeçilmez olan birçok kural ve değerleri hiçe saymaktadır."

(https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42552621)

  1. Ana rahmindeki ceninin annenin hayatını doğrudan etkileyecek bir tıbbi zaruret olmadan aldırılması veya kasıt olarak düşürülmesi ya da müessir bir fiil, tehdit veya korkutma ile düşmesi durumunda gurre adı verilen tazminat ödenir.

(http://www.hurriyet.com.tr/gundem/diyanetin-bugune-kadar-verdigi-ilginc-cevaplar-40037813)

Bunlar bir kurumu kötülemek için başvurulan alıntılar değil; bahsi geçen kurumun toplum mühendisliği yaptığını iddia ediyor da değilim. Ama devlet kurumlarının, toplumun yüz yıllara sâri gelenek, görenek ve değer yargılarını bir şekilde yansıttığı da inkâr edilemez. İşin toplum mühendisliği ile ilgili olan kısmı için ise

http://www.huksam.hacettepe.edu.tr/Turkce/SayfaDosya/ders_kitaplarindaki_cinsiyetcilik.pdf

adresindeki değerli makale okunabilir.

Peki tüm bunların medya ile ilgisi ne?

Yukarıda belirtilen açıklamalar pervasızca yapılmış, toplumda bir karşılığı olmayan açıklamalar değil elbette. Hepsi bir kültür birikiminin ürünü… Ve bu kültür medyayı da felce uğratıyor. Medya, doğru soruları soramıyor. Kadına yönelik tüm bu şiddet eylemlerinin, kökenini, din ve diğer gelenek kaidelerinden aldığını göremiyor; daha doğrusu bunu görmeyi reddediyor. Çözüm için bu kaynakların sorgulanması ve modernize edilerek değiştirilmesi gerektiğini dikkate almıyor. Devletin ve toplumun içine işlemiş olan, kadını bir yan karakter, erkeklere “emanet edilmiş” ve üzerinde tahakküm kurulabilecek nesneler olarak gören bakış açısının kaynağına yönelik hiçbir sorgulama girişiminde bulunmuyor. Böyle olunca da ileride bu tip olayların bir daha yaşanmaması adına, ekran insanlarının dillerinden dökülen temenniler, boş birer lakırdıdan öteye gidememiş oluyor.

Yukarıda belirttiğim devlet kurumunun sarf ettiği cümleler ve bu cümlelere paralel olarak ilerleyen toplum mühendisliği adımları; kadının bu ülkede yalnızca bir “anne” olduğunda değerli olduğunun, kadının ekonomik bağımsızlığını eline almasının “aile” kavramı üzerinde yıkıcı etkilerinin olduğu düşüncesinin, erkeğin cinsel dürtü ve hareketlerinin mazur görülebilir olduğu ve bu konuda asıl kadınlara sorumluluk düştüğü düşüncesinin, aile reisinin erkek olduğunun ve kadının, bizzat kendi bedeni üzerinde dahi tasarruf hakkının kısıtlı olduğu düşüncesinin birer tezahürüdür. Medyamız ise bu değerlendirmeleri yapmıyor ve sorunun çözümünü, eylemi cezalandırma biçimlerinde arıyor. Doğru soruları sorarak doğru çözümü bulmak ve bunu hayata geçirmek için önümüzde taze, ışıltılı ve umut verici bir fırsat doğmuştu. Ancak ne acı ki, bir kadının hayata gözlerini yumarak hayat verdiği bu taze, ışıltılı ve umut verici çocuk, gözlerimizin önünde günden güne yitip gidiyor.



01/10/2019