Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Kadınlar ve Devletler Arasındaki Acı İlişki

Zerrin Ayşe Öztürk

Değişik katmanlı, fazlaca boyutlu, hatta oldukça uzun soluklu bir ilişkiyi böyle kısa bir yazı içinde incelemek her ne kadar mümkün değilse de, ben yine de kadınlar ve devletler arasındaki ilişki hakkında birkaç küçük noktaya değinmek istiyorum.

Tarihsel olarak ele alındığında kadınlar ve devletler arasındaki ilişki ile ilgili olarak ilk aklımıza gelen şey vatandaşlıktır. Peki nedir vatandaşlık ve niye bu kadar önemlidir? İlk olarak vatandaşlık, haklar ve ödevler bütününü içeren bir statüdür. Bireyi ve elbette kadınları devlete bağlayan, siyasi ve hukuki bir bağdır. Yani, devletin kadınları gerçek birer kişi olarak tanımasıdır. Vatandaşlık aynı zamanda bir kimliktir; bir ulusa ve belirli bir toprak parçasının tanımladığı siyasal bir topluluğa ait olma duygusunu ifade eder. Ve son olarak vatandaşlık, siyasal temsil ve katılım aracılığıyla sürdürülen bir pratiktir. Bu çerçevede vatandaşlık, seçme ve seçilme hakkı, siyasi parti kurma, siyasi partiye girme, siyasi partiden çıkma hakkı ve kamu hizmetlerine girme hakkı gibi pek çok hakları içerir.

İlk modern devletlerin kurulduğu 17. yüzyıldan itibaren kadınlar, ya devletlerin vatandaşları olarak sayılmamışlar ya da vatandaşlık haklarından çeşitli şekillerde mahrum bırakılmışlardır. Uzun mücadelelerden sonra bile vatandaşlık hakkı elde eden kadınlar ise, çoğunlukla “ikinci sınıf vatandaşlar” ya da devletlerin “üvey kız evlatları” olarak görülmüşlerdir. En trajik örneklerden biri, Olympe de Gouges’un Fransa’da giyotinle idam edilmesidir. 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’yle aslında sadece erkeklere verilen temel hakların, 1791’de yayınladığı “Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi” ile kadınlara da verilmesi gerektiğini savunan Olympe de Gouges, “Kadına darağacına çıkma hakkı tanınıyor; öyleyse kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır” diyerek, kadınların da erkekler kadar özgür doğduklarını ve eşit vatandaşlık haklarına sahip olmaları gerektiğini haykırmıştır.

Devlet ile birey arasındaki ilişkinin çerçevesinin çizilmesinde önemli bir rol oynayan vatandaşlık ve ona bağlı olarak oy kullanma hakkını, kadınlar ancak 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında kazanabilmişlerdir. 19. yüzyıldan itibaren feminist mücadelenin merkezine yerleşen kadınların oy kullanma hakkı, hem simgesel açıdan, hem de uygulamada oldukça büyük bir önem taşımaktadır. Kadınların vatandaşlık haklarını kullanabilmeleri ve birer politik özne olabilmeleri için, öncelikle erkeklerle eşit düzlemde oy kullanabilmeleri gerekmektir. Öte yandan kadın-erkek eşitliğinin hayata geçirilmesinde gerekli değişikliklerin yapılmasını talep edebilmek için, kadınların seçmen olarak oy kullanma gücüne sahip olmaları ve bunu gereği gibi kullanabilmeleri elzemdir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1914 yılında sadece 14 eyalette kadınlar oy kullanabilirken, ulusal seçimlerde oy kullanma hakkını ancak 1920’de elde edebilmişlerdir Amerikalı kadınlar. İngiltere’de ve diğer Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan “Süfrajetler” ya da “Oy Hakkı Militanları” ise, oldukça uzun soluklu bir mücadeleye girişmişlerdir. Bu mücadelenin sonunda İngiliz kadınları, nihayet Mart 1928’te erkeklerle eşit koşullarda oy hakkına kavuşmuşlardır. Avrupa’nın toplumsal cinsiyet eşitliği anlamında günümüzdeki en eşit ülkeleri arasında olan İskandinav ülkelerinde kadınlara 1900’lerin başında oy kullanma hakkı verilmiştir. Olympe de Gouges’un idamından sonra eşit oy hakkı için Fransız kadınları, maalesef 1944’e kadar beklemek zorunda kalmışlardır. Ekonomik anlamda gelişmiş ve Avrupa’nın göbeğindeki İsviçre ise, kadınlarına eşit oy hakkını ancak 1971 yılında verebilmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkün: Güney Afrikalı siyahi kadınlar ancak 1994 yılında; Kuveytli kadınlar 2005 yılında; Suudi Arabistanlı kadınlar ise 2011 yılında bu hakka kavuşabilmişlerdir.

Kadınlar ve devletler arasındaki ilişkiye bir de seçilme hakkı ve siyasi temsil açısından bakmak gerekir. Parlamentolar-arası Birliğin Aralık 2017 tarihli rakamlarına göre dünyadaki tüm ulusal parlamentolardaki toplam milletvekili sayısı 46.149 iken, bu milletvekillerinin ancak 10.750 tanesi kadındır; yani kadın temsil oranı sadece yüzde 23,5’dir. Bu da dünya nüfusunun yarısı olan kadınların aslında bırakın uygulamada eşitliği, rakamsal düzeyde bile yarıdan çok daha az bir oranında temsil edildikleri anlamına gelmektedir. Aslında kadınların siyasal temsil oranı, son 30-40 yılda düzenli bir şekilde artış göstermiştir. Ancak bu rakamsal artışın ötesinde eşit bir siyasi temsil için, siyasette fırsat eşitliği kavramının da hayata geçirilmesi ve yöneticiler tarafından denetlenmesi gerekmektedir. Bu çerçevede eşitliğin sağlanması için uygulanan kota sistemi, Birleşmiş Milletler’in 2010 yılında yayınladığı bir rapora göre, dünyada sadece 90 ülkede, o da belirli bir düzeyde uygulanmaktadır.

Kadınların devletlerle olan bu acı ilişkisini yeniden düzenleyebilmek için, kadınların bakış açılarının ve tecrübelerinin devletlerin işleyişinde çok daha fazla görünür olması ve de hâkim kılınması gerekmektedir. Dünya genelinde siyasal olarak dışlanmış bir topluluk olarak kadınlar, kadın sorunlarının ve önceliklerinin ciddiyetle ele alınmasını kendi devletlerinden talep etmelidirler! Kadın ve erkeklerin eşit vatandaşlar olarak siyasete eşit katılımı ve eşit temsilinin devletler eliyle biran önce gerçekleştirilmesi ancak böyle mümkün olabilir diye düşünüyorum.

Tarihinin büyük bir bölümünde kadınlara köle gibi davranan, eğitimden ve diğer sosyal imkânlardan mahrum bırakan; eşit koşullarda çalışmasına yanaşmayan; vatanını koruma ve vatan uğruna savaşmasına izin vermeyen; savaşlarda onu ölümden, zorunlu göçlerden ve tecavüzlerden koruyamayan; bir yabancıyla evlendiğinde vatandaşlıktan men eden; oy kullanma hakkı vermeyen; seçilme imkânı tanımayan; vatan toprağının ve zenginliğinin ancak çok az bir kısmını mülk edinebilen ya da mülk edinmesi, miras alması yasaklanan; ülkesinin “vatan-evlatları” değil, “üvey kızları” olarak görülen tüm kadınlar adına, İngiliz feminist ve yazar Virginia Woolf’un 1938’de yayınlanan “Üç Gine” adlı eserindeki sözüyle bitirmek istiyorum: “Bir kadın olarak aslında benim bir ülkem yok. Bir kadın olarak ülke istemiyorum. Bir kadın olarak benim ülkem tüm dünyadır.” Virginia Woolf’un bu saptamasının bugün dünyamızdaki pek çok kadının devletlerle olan ilişkisine ışık tutması ne acı!

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününüz kutlu olsun!

*Yazıda kullanılan görseller web alıntısıdır.



01/03/2018



Önceki yazılar

Mitler ve Gerçekler: Kadına Yönelik Şiddete Bir Ayna da Biz Tutalım! (01/10/2018)
Dünya’da ve Türkiye’de Gündemden Düşmeyen Bir Konu Olarak Kadına Yönelik Şiddet (01/09/2018)
Patlıcan ve Hayatımdaki Erkekler: Bir Kadının Yemekle İmtihanı (01/08/2018)
Baba Olmak Ve Babalık Yapmak: “Ben Hiç Baba Olmadım!” (01/07/2018)
Kadınların Görünmez Emeği ve Annelik (01/05/2018)
Bir Kadın Portresi: Bir Ben ve Hayatımdaki Kadınlar (01/04/2018)
Kadınlar ve Erkekler: Sevgilinizi Nasıl Seçeceksiniz? (01/02/2018)
Muhteşem Bir Değişim: “Nereden Başlasam?” (01/01/2018)
Yeni Yıla Girerken Biz Kadınlara Birkaç Tavsiye (01/12/2017)
Atatürk ve Kadınlar: “Uçmak için Kanatlarımız Var!” (01/11/2017)
Kadınlar ve Siyaset: Dayanılmaz Hafiflikteki Bir İlişki (01/10/2017)
Masallarda Kadınlar ve Toplumsal Cinsiyet: Çocuklara İletilen Mesajlar (01/09/2017)
Kadın Bedeni ve Kadın Özne (01/08/2017)
Kadının Adı (01/07/2017)