Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

İran-Suudi Diyaloğu

Gülden Ayman


Hasan Ruhani´nin Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından uluslararası toplumun dikkati Tahran ile Riyad´ın birbirlerine verdikleri sıcak mesajlara çevrildi. Oysa Suudi Arabistan´ın İran´dan duyduğu rahatsızlığın tahmin edilenin çok üstünde olduğunu Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz´in ABD ile görüşmelerinde 2010 yılında Wikileaks Belgelerine yansıyan "yılanın başı ezilmeli” şeklindeki sözleri ortaya koymuştu. Suudi Arabistan raporu yalanlarken Mahmut Ahmedinejad bu bilgilerin kasıtlı olarak Washington tarafından sızdırıldığını iddia etmişti.
Aslına bakılırsa Suudi Arabistan ile İran 1979 İran İslam Devrimi öncesine değin ABD´nin iki önemli müttefikiydi. Onların askeri anlamda güçlendirilmesi bölgeye yönelik Amerikan stratejisinin önemli öncelikleri arasındaydı. Ne var ki, Suudi Arabistan ile İran arasındaki bu "mesafeli ilişki" İran´ın devrim ihracı girişimleri nedeniyle yerini ciddi gerginliklere bıraktı. Suudi Arabistan ülkesindeki Şii azınlığı adeta bir "dördüncü kol" olarak gördü, onları sıkı bir gözetime tabi tutarken ayrımcı politikalar izledi. İran açısından Suudi Arabistan´ı gerçek bir düşmana dönüştürense İran-Irak savaşında Irak yanında yer almasıydı. İki ülke doğrudan bir çatışmaya girmemiş ancak karşılıklı kuşku ve tedirginliğin hakim olduğu bir ortamda Hacca gelen İranlılar ile Suudi güvenlik güçleri arasında şiddet kullanımına varan gerginlikler yaşanmıştır.
Sorunların giderek büyümesi 1988 yılında Riyad ile Tahran arasında diplomatik ilişkiler kesilmesine neden olmuşsa da 1989-1997 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan Haşimi Rafsancani ile 1997-2005 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan Muhammed Hatemi dönemlerinde bir miktar iyileşme söz konusu olmuştur. 2005 Yılında göreve gelen Ahmedinejad döneminde ise ilişkilere İran´ın nükleer çalışmalarının Suudi Arabistan´da yarattığı gerginlik damgasını vurmuştur. Ancak Suudi Arabistan´ın nükleer kriz nedeniyle İran´a uygulanan ambargolardan karlı çıktığını da belirtmek gerekiyor. Gerçi Suudi Arabistan artan petrol fiyatları sayesinde zenginleşmeye devam etmişse de ABD´nin Irak işgali İran´ın nüfuz alanını genişletmesi Suudi Arabistan için önemli bir endişe kaynağı olmuştur.
İki ülke arasındaki güç mücadelesi Suudi Arabistan´ı İran´a karşı silahlanmanın yanı sıra bazı siyasi ve diplomatik ataklar yapmaya da zorlamıştır. Bunlar arasında Şubat 2007 tarihinde Filistin Yönetimi ile Hamas arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için Mekke´de yapılan toplantıyı saymak mümkün.
Yine aynı yıl gerçekleşen bir dikkat çekici gelişmeyse 4 Kasım 2007´de Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz ile İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad arasındaki görüşme olmuştur. Ancak bu görüşmede iki ülke liderleri bölgeye yönelik ortak bir vizyonda buluşamadıkları gibi Ahmedinejad Abdülaziz tarafından Arapların işlerine karışılmaması ve nükleer konuda ABD´yi ciddiye alması konusunda uyarılmıştır.
ABD´nin Irak´tan çekilme kararı almasının ve Arap dünyasındaki ayaklanmaların ve bunlar içinde özellikle de Suriye krizinin iki ülke arasındaki ilişkileri yeni boyutlara taşıdığı görülmektedir. Suriye´deki iç savaşın Suudi Arabistan ile İran arasında yeni bir husumet kaynağı ve dolaylı çatışma alanı olarak belirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Esad´dan katliamlarını durdurmasını talep eden Suudi Kralı Suriye muhalefetine destek verirken konuyu kendi varlık meselesi olarak algılayan İran, Esad yönetimine arka çıkmaya devam etmektedir.
Ağustos 2012´de İslam İşbirliği Teşkilatı´nın Mekke´de gerçekleştirdiği acil oturum Suriye´nin örgüte üyeliğinin askıya alınmasıyla sonuçlanmıştır. Zirve´ye Ahmedinejad´ın davet edilmesi kadar kendisinin bu davete icabet etmesi de aslında iki ülkeyi birbirleriyle fevkalade mesafeli olsa da ilişki kurmaya zorlayan dinamiklerin varlığını ortaya koyuyordu. Bu noktada ilk akla gelen Türkiye ile de ilişkilerinin soğuması sonunda yalnızlaşan İran´ın Suudi Arabistan ile iletişimi koparmak istememesi, Suudi tarafının ise İran´la diyalog sayesinde Şii azınlığın protestolarını dizginleyebileceğini düşünmesidir. Ancak daha dikkatli bakıldığında bu iki ülkenin Irak ve Suriye´nin geleceğini kendi amaçları doğrultusunda tek başlarına belirleyemeyeceklerinin bilinciyle bir kapı aralamak ihtiyacı içinde oldukları görülebilir. Ilımlı üslubuyla dikkat çeken Ruhani bu konudaki beklentileri artırmış gözüküyor.
Ancak bu iki ülkenin yine aynı konularda başka hazırlıklar içinde olmadıkları anlamına da gelmiyor. Bu konuda son günlerde ortaya atılan iddialara göre İran Suriye´nin demografik yapısını yeniden tanzim edecek birtakım girişimler peşinde. Bunlar içerisinde en dikkat çekicileri ise Orta Doğu´da sayıları 750 bini bulan Şii nüfusa Suriye vatandaşlığı verilmesiyle ve İranlıların Suriye´ye 2 milyar dolar ödeyerek Humus ilinin güneyinde toprak satın aldığıyla ilgili rivayetler. Humus´un Suriye´deki Alevi ağırlıklı bölgelerle Lübnan´da Şiilerin kontrolündeki Bekaa vadisi arasında coğrafi bağlantıyı sağlayacak olması konunun önemini arttırıyor. Ayrıca çatışmalar nedeniyle evlerini terk etmiş yüz binlerce Suriyeli mültecinin mülkiyet haklarının sahte dokümanlarla ellerinden alınması ihtimalinden de söz ediliyor.

Hasan Ruhani´nin Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından uluslararası toplumun dikkati Tahran ile Riyad´ın birbirlerine verdikleri sıcak mesajlara çevrildi. Oysa Suudi Arabistan´ın İran´dan duyduğu rahatsızlığın tahmin edilenin çok üstünde olduğunu Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz´in ABD ile görüşmelerinde 2010 yılında Wikileaks Belgelerine yansıyan "yılanın başı ezilmeli” şeklindeki sözleri ortaya koymuştu. Suudi Arabistan raporu yalanlarken Mahmut Ahmedinejad bu bilgilerin kasıtlı olarak Washington tarafından sızdırıldığını iddia etmişti.


Aslına bakılırsa Suudi Arabistan ile İran 1979 İran İslam Devrimi öncesine değin ABD´nin iki önemli müttefikiydi. Onların askeri anlamda güçlendirilmesi bölgeye yönelik Amerikan stratejisinin önemli öncelikleri arasındaydı. Ne var ki, Suudi Arabistan ile İran arasındaki bu "mesafeli ilişki" İran´ın devrim ihracı girişimleri nedeniyle yerini ciddi gerginliklere bıraktı. Suudi Arabistan ülkesindeki Şii azınlığı adeta bir "dördüncü kol" olarak gördü, onları sıkı bir gözetime tabi tutarken ayrımcı politikalar izledi. İran açısından Suudi Arabistan´ı gerçek bir düşmana dönüştürense İran-Irak savaşında Irak yanında yer almasıydı. İki ülke doğrudan bir çatışmaya girmemiş ancak karşılıklı kuşku ve tedirginliğin hakim olduğu bir ortamda Hacca gelen İranlılar ile Suudi güvenlik güçleri arasında şiddet kullanımına varan gerginlikler yaşanmıştır.


Sorunların giderek büyümesi 1988 yılında Riyad ile Tahran arasında diplomatik ilişkiler kesilmesine neden olmuşsa da 1989-1997 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan Haşimi Rafsancani ile 1997-2005 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan Muhammed Hatemi dönemlerinde bir miktar iyileşme söz konusu olmuştur. 2005 Yılında göreve gelen Ahmedinejad döneminde ise ilişkilere İran´ın nükleer çalışmalarının Suudi Arabistan´da yarattığı gerginlik damgasını vurmuştur. Ancak Suudi Arabistan´ın nükleer kriz nedeniyle İran´a uygulanan ambargolardan karlı çıktığını da belirtmek gerekiyor. Gerçi Suudi Arabistan artan petrol fiyatları sayesinde zenginleşmeye devam etmişse de ABD´nin Irak işgali İran´ın nüfuz alanını genişletmesi Suudi Arabistan için önemli bir endişe kaynağı olmuştur.


İki ülke arasındaki güç mücadelesi Suudi Arabistan´ı İran´a karşı silahlanmanın yanı sıra bazı siyasi ve diplomatik ataklar yapmaya da zorlamıştır. Bunlar arasında Şubat 2007 tarihinde Filistin Yönetimi ile Hamas arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için Mekke´de yapılan toplantıyı saymak mümkün.


Yine aynı yıl gerçekleşen bir dikkat çekici gelişmeyse 4 Kasım 2007´de Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz ile İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad arasındaki görüşme olmuştur. Ancak bu görüşmede iki ülke liderleri bölgeye yönelik ortak bir vizyonda buluşamadıkları gibi Ahmedinejad Abdülaziz tarafından Arapların işlerine karışılmaması ve nükleer konuda ABD´yi ciddiye alması konusunda uyarılmıştır.


ABD´nin Irak´tan çekilme kararı almasının ve Arap dünyasındaki ayaklanmaların ve bunlar içinde özellikle de Suriye krizinin iki ülke arasındaki ilişkileri yeni boyutlara taşıdığı görülmektedir. Suriye´deki iç savaşın Suudi Arabistan ile İran arasında yeni bir husumet kaynağı ve dolaylı çatışma alanı olarak belirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Esad´dan katliamlarını durdurmasını talep eden Suudi Kralı Suriye muhalefetine destek verirken konuyu kendi varlık meselesi olarak algılayan İran, Esad yönetimine arka çıkmaya devam etmektedir.


Ağustos 2012´de İslam İşbirliği Teşkilatı´nın Mekke´de gerçekleştirdiği acil oturum Suriye´nin örgüte üyeliğinin askıya alınmasıyla sonuçlanmıştır. Zirve´ye Ahmedinejad´ın davet edilmesi kadar kendisinin bu davete icabet etmesi de aslında iki ülkeyi birbirleriyle fevkalade mesafeli olsa da ilişki kurmaya zorlayan dinamiklerin varlığını ortaya koyuyordu. Bu noktada ilk akla gelen Türkiye ile de ilişkilerinin soğuması sonunda yalnızlaşan İran´ın Suudi Arabistan ile iletişimi koparmak istememesi, Suudi tarafının ise İran´la diyalog sayesinde Şii azınlığın protestolarını dizginleyebileceğini düşünmesidir. Ancak daha dikkatli bakıldığında bu iki ülkenin Irak ve Suriye´nin geleceğini kendi amaçları doğrultusunda tek başlarına belirleyemeyeceklerinin bilinciyle bir kapı aralamak ihtiyacı içinde oldukları görülebilir. Ilımlı üslubuyla dikkat çeken Ruhani bu konudaki beklentileri artırmış gözüküyor.


Ancak bu iki ülkenin yine aynı konularda başka hazırlıklar içinde olmadıkları anlamına da gelmiyor. Bu konuda son günlerde ortaya atılan iddialara göre İran Suriye´nin demografik yapısını yeniden tanzim edecek birtakım girişimler peşinde. Bunlar içerisinde en dikkat çekicileri ise Orta Doğu´da sayıları 750 bini bulan Şii nüfusa Suriye vatandaşlığı verilmesiyle ve İranlıların Suriye´ye 2 milyar dolar ödeyerek Humus ilinin güneyinde toprak satın aldığıyla ilgili rivayetler. Humus´un Suriye´deki Alevi ağırlıklı bölgelerle Lübnan´da Şiilerin kontrolündeki Bekaa vadisi arasında coğrafi bağlantıyı sağlayacak olması konunun önemini arttırıyor. Ayrıca çatışmalar nedeniyle evlerini terk etmiş yüz binlerce Suriyeli mültecinin mülkiyet haklarının sahte dokümanlarla ellerinden alınması ihtimalinden de söz ediliyor.




01/08/2013



Yazarın diğer yazıları

Yeni Rus Askeri Doktrini (01/01/2015)
İran’a Suudi Öpücüğü (01/06/2014)
Türkiye’nin Kimlik Değişimi ve Batı İle İlişkiler (01/05/2014)
Boru Hatlarıyla Çizilen Gelecek (01/04/2014)
Unutulan Keşmir (01/03/2014)
El Kaide Bağlantılı Gruplar Kime Neye Hizmet Ediyor? (01/02/2014)
Altın Ticareti (01/01/2014)
Cenevre Anlaşması (01/12/2013)
Savaş Savaştır (01/10/2013)
Uçurumun Eşiği (01/09/2013)
İran’da Seçimler (01/07/2013)
Uluslararası İlişkilerde Özür ve Af (I) (01/04/2013)
İran’ın Kendini Saydırma Gayretleri ve Alma-Ata Toplantısı (01/03/2013)
Eski Tas Eski Hamam-İsrail’de Seçim Sonuçları (01/02/2013)
Uluslararası İlişkilerde Ahlak ve Trajedi (04/01/2013)
İkinci Obama Dönemi (01/12/2012)
Parçalı Bir Dünya Tasavvuru Ne Kadar Gerçekçi ? (01/10/2012)
Sınırlar, Kimlik ve Düzen (01/09/2012)
Demokrasiler ve Dış Politikada Yalan (01/08/2012)
Güç ve Savaş (01/07/2012)
Etnik, Tarihi ve Kültürel Ortaklıklar Barışı Garanti Eder mi? (01/06/2012)