Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Hangi yargı ile adalet…

Ömer Faruk Eminağaoğlu

Yargı bağımsızlığı ne için var…

Kuşkusuz yargı mensuplarına yaşamlarında ayrıcalık sağlamak için değil.

Yargı organlarının, güçlünün karşısında boyun eğmemesi için.

Böylece, güçlünün karşısında etki altında kalmayan bir yargı önünde haklarını arayanların, haklarına ulaşması için.


Yargı bağımsızlığının değeri, özellikle hukuka aykırılıkların zirveye çıktığı olağanüstü ve baskıcı yönetimler döneminde daha çok hissediliyor.

Böyle yönetimlerin hukuk dışı uygulamalarının fazlalığı ve insani değerlerle bağdaşmazlığı karşısında, bu uygulamalara muhatap olanların, bu haksızlıklar karşısında başvuracakları tek yer elbette yargı organları...

Bu nedenle yargı organlarının özellikle böyle dönemlerde, olağanüstü ve baskıcı yönetimler karşısında boyun eğmemesi, herkese güvence oluşturması, bağımsızlığının bir gereği.

Bu durum, yargının aynı zamanda varlık nedeni.


O zaman sormak gerek.

Ülkemizde yargı, böyle dönemlerde hiç varlık nedenine uygun hareket edebildi mi…

Yanıt kuşkusuz olumlu değil.


Bu dönemlere baktığımızda 12 Mart döneminden, 12 Eylül döneminden, yine seçim sistemi ve yargıdaki yapılanma nedeniyle ortaya çıkan tabloda da son on yıllık dönemden, yaşanan veya akılda kalan ne oldu…

Yargı bu dönemlerde hiç güvence olabildi mi...

Tüm bu dönemler, hep yargı üzerinden yaşanan hukuksuzluklar nedeniyle, özellikle o hukuksuzların ortaya çıktığı yargılamalar ve kararlar nedeniyle akıllarda yer etmedi mi…

Bu hukuksuzluklar da hep yönetimlerin beklentilerine koşut ortaya çıkmadı mı…

Oysa yargının görevi, bu hukuksuzlukları önlemek, böyle yönetimleri denetleyip, böyle yönetimlerin bu eylemlerini yaptırımsız bırakmamak değil mi…

Ancak yargı, böyle baskıcı yönetimler karşısında, varlık nedeni gereği anılan dönemlerde ve halen dik duramadı.

Yargı böyle yönetimlerin dipçiği gibi hareket etti ve halen de böyle hareket ediyor.


2008 yılında Anayasa Mahkemesi, AKP’nin ve özellikle iktidardaki eylemlerinin, demokratik ve laik Cumhuriyete aykırılığın odağı olduğunu saptamasına rağmen, bu parti hakkında kapatma kararı vermedi.

Davada, bir süre için hazine yardımından yoksunluğa hükmetti.

Laik cumhuriyete aykırı bir parti, iktidarda kalıp laik cumhuriyet hükümeti görevini ne derece yapabilir, yapabilir mi…

Demokrasi karşıtı bir parti, iktidarda kalıp demokratik bir sistemi yürütebilir mi…

Bu karar, elbette Anayasa Mahkemesi’nin kararı verirken dik duramamasının, eğilmesinin, bükülmesinin, baskı altında tutulmasının sonucu verilen bir karar.

Böyle olunca, bu nitelikteki bir parti kapatılmamak bir yana, bu nitelikleriyle iktidar gücünü kullanmaya devam etti.

İktidarda kalan AKP, söz konusu kararda demokratik ve laik cumhuriyete aykırı olarak nitelenen eylemlerini de, kat be kat artırdı.

AKP, yargıyı önce 2010 sonra 2017 yılındaki anayasa değişiklikleri ile tepeden tırnağa kendine göre biçimlendirdi.

Böyle olunca AKP, artık artan bu aykırı eylemlerine rağmen, bu gibi davalara da muhatap olmayacağı rahatlığı içinde aykırı eylemlerini daha da artırarak hükümet etmeye devam ediyor.

Anayasanın hiçbir kuralı, artık AKP için bir sınır oluşturmuyor.

Demokratik ve laik cumhuriyete aykırı olan bir parti, bu nitelikteki eylemlerini artırırsa, tüm iktidar olanaklarını da bu yolda kullanırsa, sonuç ne mi olur…

İşte bugün yaşananlar olur…


2010 ve 2017 anayasa değişikleri sonrasında gelinen aşamada Anayasa Mahkemesinin tüm üyelerini, partili Cumhurbaşkanı seçiyor.

HSK’nın tüm üyelerini, partili Cumhurbaşkanı ve TBMM’deki çoğunluk partisi seçiyor.

Yargıtay ve Danıştay üyelerini de bu HSK seçiyor.

Danıştay’ın diğer üyelerini de partili Cumhurbaşkanı seçiyor.

Ayrıca akla hayale gelmedik biçimde, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin üyeliklerine bir yasa ile son verilip, böyle bir HSK ile Yargıtay ve Danıştay’a 2016 yılında böyle bir HSK yoluyla, yeni baştan üye seçimi de yapılıyor.

Kafasını kaldıran, aykırı karar veren, iktidarın hoşuna gitmeyen bir karara imza atan yargıç veya savcı, böyle bir HSK yoluyla ya yerinden veya görevinden oluyor, ya da sıfatı ve yazılı kurallar ve güvencesi ne olursa olsun soluğu bir anda cezaevinde buluyor.

Yüksek yargıçlar bile her türlü güvenceleri göz ardı edilerek, benzer işlemlere muhatap ediliyor.

Böyle bir tabloda kuşkusuz sistem tıkanmış durumda.


Şimdiye kadar darbe dönemlerinde bile olmadık biçimde, Yargıtay Başkanı kapılara çıkıp, yerlere kadar eğilip, Erdoğan’ı uğurluyor.

Yargıtay, Danıştay, Sayıştay Başkanları, Erdoğan’la çay toplamaya araziye çıkıyor.

YSK’nın neler yaptığını anlatmaya bile gerek yok.

HSK üyeleri, cübbe ile külliyeye gidiyor.

Yargıç ve savcı adayları bile meslek öncesi, külliyenin havasını soluyor.

Son olarak Anayasa Mahkemesi başkanı, önünü ilikleyerek, partili Erdoğan önünde eğiliyor.

Yargı tepeden tırnağa, her yönüyle bu durumda.


Böyle bir yargı ile yargıya güven her geçen gün daha fazla dibe vuruyor.

İktidarın beklentisi söz konusu olduğunda, böyle bir yargının amacı, adaleti dağıtmak değil, iktidarın beklentisine göre karar vermek oluyor.

Yargı böyle bir durumda, iktidarın gözüne bakarak hareket etmekten geri durmuyor.


Artık adalete ulaşmak, dava açmakla, yargıya başvurmakla gerçekleşmiyor.

Bu sistemde gerçekleşmesi de söz konusu değil.

Bu anayasa düzeni içinde iktidarı denetleyen bir başka kurum da bulunmuyor.


Hukukun üstünlüğü yerine gücün, iktidarın hukuku geçtiği ve bu da bir silah olarak yargı üzerinden halka doğrultulduğuna göre, bu tabloda yapılacak olan tek bir şey kalıyor.

Söz bitmiştir eylem başlamıştır diyerek, halk kendi hukukuna sahip çıkacak.

Halk kendi hukukunu koruyacak ve bunun mücadelesini verecek.

Kuşkusuz halkın gücü ve iradesi ile aşılamayacak bir şey söz konusu değil.



01/09/2017



Yazarın diğer yazıları

Gökçek'in Ayrılışı (01/11/2017)
Kuzey Irak Referandumu ve AKP Hükümetinin Tutumu (01/10/2017)
Cihat, müftülerle nikah ve gidilen yol… (01/08/2017)
Türkiye nereye gidiyor (01/07/2017)
Erdoğan ve 12 Eylülden Beslenen Siyaseti (01/06/2017)