Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Blues’un Hüzünlü Kollarında Eric Clapton

Seyhan Livaneli

Aşk ve yaşam acıları üzerine yapılan şarkıların üzerimizde bıraktığı etki genelde ağırdır. Bu ağırlık birilerinin yaşadığı acıları bize yansıtmasındandır. Acı çekmeden bu eserlerin üretilemeyeceğini hepimiz çok iyi biliriz. Sanatçının yaşadıklarına üzülmeli mi, yarattıkları için onu kıskanmalı mı? Sanat ürünü, görüp etkilendiğimiz, ardında birçok yaşanmışlık barındıran sonuç değil midir? Türlü sıkıntılar yaşayıp bunu sanat dilinde anlatım yeteneği olmayan binlerce insanı düşündüğümde sanatçıları hep çok şanslı bulurum. Bu şanslı azınlıktan biri olan Clapton’un yaşamı garipliklerle dolu ve romanlara konu olabilecek türden. Hatta bir değil birkaç roman yazılabilir.

Evlilik dışı bir ilişkinin ürünü olan Clapton daha doğmadan golü yiyor. 9 yaşına kadar büyükanne ve büyük babasının anne ve babası, onu doğuran annesini de ablası olarak biliyor. Ama aklı erdikten sonra bir tesadüf eseri gerçeği öğrendiğinde büyük bir yıkım yaşıyor. Bu yıkım öyle içine işlemiş ki ileride ona görmediği, bakışını hiç bilmediği babası için ‘My Father’s Eyes’ şarkısını yazdırıyor. 13 yaşında ilk gitarını eline alan Eric yaşamın ona veremediklerinin acısını gitarın tellerine yüklüyor, çalarken çok tel kopardığı için profesyonel müzik hayatında slowhand lakabını alıyor.

Yaşadıklarıyla özgün yaşam felsefesini oluşturan ve bunu genç yaşta, Amerika’nın zenci kasabalarından bütün dünyaya yayılan Blues’da bulan Eric Clapton….

!945 yılında savaşın yıkıcı etkisi tüm dünyayı kasıp kavururken dünyaya geldi, böylece iniş ve çıkışlarla dolu kendi yaşam savaşı başladı. Onu Blues’in hüzünlü kollarına iten sebepler neler, müzik kariyerine girdikten sonra, özel hayatında neler yaşamış bir bakalım.

Eric Patrick Clapton 2. Dünya savaşının devam ettiği 30 Mart 1945 tarihinde İngiltere’nin Surrey kentinde küçük bir kasaba olan Ripley’de doğdu. Annesi Patricia Molly Clapton o sırada 16 yaşındaydı. Kanadalı bir asker olan babası o sırada orada bulunuyordu. Babası Eric daha doğmadan Kanada’ya hem de oradaki karısının yanına dönmüştü. O tarihte İngiltere’de küçük bir kasabada 16 yaşında bekâr bir kadının çocuk sahibi olmasının zorluklarını göğüsleyemeyen anneanne Rose ve dedesi Jack Clapp, Eric’i evlat edinerek büyüttüler. Küçük Eric annesini abla olarak tanıyarak büyüdü.

Ablası sandığı annesi başka bir Kanadalı ile evlenmiş evden ayrılarak Berlin’e taşınmıştı. Clapton 9 yaşına geldiğinde annesi onu ziyarete 6 yaşındaki üvey kardeşi ile birlikte gelmişti. Bu ziyaret tüm gerçeklerin ortaya çıkmasına sebep oldu ve Eric’in çocuk dünyası allak bullak oldu. Öğrendiği gerçek onu içe kapalı melankolik bir çocuğa dönüştürdü.

1958 yılında tüm dünyayı Rock and Roll fırtınası sarmıştı. 13 yaşındaki Eric de bundan nasibini aldı ve doğum günü hediyesi olarak bir gitar istedi. Ancak alınan gitar, çelik telleri olan Alman yapımı Hoyer marka bir akustikti ve çalması oldukça zordu. Bu yüzden iki yıl kadar gitardan uzaklaştı. Ancak bu soğukluk iki yıl sonra biraz daha büyüyünce geçti, gitarı eline tekrar hiç bırakmamak üzere aldı. Blues müziğin çok etkisindeydi ve hiç durmadan gitar çalıyor dinlediği parçalara, radyo ve plaklara eşlik ediyordu.

İçe kapalılığı, kendini topluma yabancı hissetmesi ve diğer insanlardan farklı iç dünyası, Blues’in getirdiği hüzünle mükemmel bir uyum sağladı. Yapısında olan mükemmeliyetçiliği ve ayrıntıcılığına Blues müziğine olan bağlılığı eklenince dönemin popüler müziği olarak öne çıkan Blues ve Rock and Roll’u olduğu gibi kabul etmedi ve türünün kökenine inmeyi, Amerikan Blues’unu bütünüyle ele almayı istedi.

1962 yılında Freddie King , B.B. King , Muddy Waters , Buddy Guy ve diğer ustaların elektrik Blues’unu duyduğunda içi coşan Clapton, büyük bir heyecanla anneannesi ve dedesinden, almayı dilediği gitarın ücreti olan £100 istedi. O dönem aldığı gitar, günümüzde birçok gitaristin hayallerini süsleyen, Gibson ES-335 ’ oldu. 63 yılı başlarında 17 yaşında iken ilk gurubu olan The Roosters’a katıldı. Birkaç ay sonra dağılan guruptan sonra pop tabanlı müzik yapan Casey Jones and The Engineer’ta bir ay kaldı. Yaşamındaki maddi zorluklar nedeniyle duvar ustası dedesinin sayesinde inşaat işçiliğine başladı.

Ünlendikten sonra tanıdığımız Clapton’ı inşaattlarda işçi olarak hayal bile edemesek de verdiği yaşama uğraşı içinde mutlu olmasa da bunu da yapmak zorundaydı. 1963 yılı Ekim ayında Keith Ralf ve Paul Samwell- Smith, Eric Clapton’un Blues esintili, Rock and Roll gurubu Yardbirds’e katılmasını sağladı. Gelmiş geçmiş en iyi mızıka çalan kişi olarak kabul edilen Sonny Boy Williamson ile başarılı bir Amerika turu sonunda İngiltere’ye döndüklerinde ilk albümleri Five Live Yardbirds yayınlandı. Ardından aynı turnede canlı performanslardan oluşan Sonny boy Williamson and The Yardbirds piyasaya çıktı.

Clapton Slowhand lakabını 1,5 yıl kaldığı Yardbirds gurubundayken kazandı. Clapton konserlerde kopan gitar tellerini sahnede değiştiriyor, bu seanslar izleyicilerin bazıları tarafından hoş görülmüyor, tepki olarak yavaşça alkışlanıyordu (slow handclap). Bu olaylar tekrarlanınca Clapton’un çok hızlı çaldığını düşünen ve bunu her fırsatta dile getiren gurup menajeri Giorgio Gomelsky, iki bağlantı arasında ironik bir kelime oyunu yaptı ve Slowhand lakabını yarattı ve Clapton ilk lakabını kazandı. Bu isim ileride yapacağı albümün adı olacaktı.

Yardbirds’ün dönemin pop müziğine yakın olan For Your Love şarkısı büyük ses getirdi. Şarkı yayınlandığı gün gurubun çizgisinin pop tarzında ilerleyeceğini öğrenen Clapton guruptan ayrıldı. Çünkü onun müzikte izleyeceği yol Blues olacaktı. Yardım konserleri hariç gurupla bir araya gelmedi. Nisan 1965 yılında John Mayall’s Bluesbreakers gurubuna katıldı, bu birliktelik birkaç ay sürdü. Ayrıldığında Yunanistan’a gidip arkadaşlarıyla birkaç dizi konserler verdi. Eş zamanlı olarak The Powerhouse gurubuyla dört şarkılık kayıt yaptı. Sonrasında Bluesbreakers’a geri dönen Clapton ününe ün kattı artık müzik dünyasının bilinen, aranan bir ismiydi. Londra sokakları onun için yepyeni bir slogan bulmuştu, Clapton is God!

Sokaklarda, metro istasyonlarının duvarlarında ‘Clapton is God’ yazısı yer alıyordu. Ancak Clapton verdiği bir röportajda sahip olduğu bu lakaptan utandığını belirterek şunları söylemişti. ‘Hiçbir zaman dünyanın en iyi gitaristi olduğumu kabul etmedim. Her zaman en iyisini yapmayı çok istedim, ama bu yalnızca bir hedef ve böyle kabul ettim.’

Bu ifadesinden de Clapton’un kazandığı ünü hak ettiğini görüyoruz. Henüz 22 yaşındayken müziğin tanrısı olmayı başarması, yapacaklarının neler olabileceği konusunda çevresindekileri heyecanlandırıyordu. !966 yılında süper gurup olan Cream kuruldu ve bu gurup dünya çapında birer yıldız olduklarını kanıtlamış üç yeteneği birleştirmişti.

Eric’in Layla şarkısını yazdığı kadın olan Pettie Boyd ile tanışmadan önce o dönemin en ünlü gurubu olan The Beatles’in gitaristi George Harrison ile yakın arkadaştı. Duygularını hiçbir engel tanımadan yaşayan Eric, George’nin eşi Pettie’ye olan aşkını arkadaşının önünde dile getirdi ve Layla şarkısını onun için yazdı. Layla’yı dinleyen Pettie, Clapton’a karşı duyarsız kalamadı kocası george’den ayrıldı ve evlendiler. Kısa süren evliliği monotonluğa girdiği dönemde ‘Wonderful Tonight’ı nasıl yazdığını şöyle anlatıyor. ‘Pattie’nin akşam yemeği için hazırlanması gerekiyordu, o bir türlü kıyafet beğenemiyordu. Ona ‘Harika görünüyorsun, lütfen daha fazla deneme, dediğimi hatırlıyorum. Ama her çift için klasik o monoton durumdaydık, ben hazırdım o değildi. Aşağı indikten sonraki on dakika içinde şarkının sözlerini yazmıştım.’

Clapton, Pattie Boyd ile evliliği sürerken Yvonne Kelly ile birlikte olmaya başladı. 1985 yılında bu birliktelikten Ruth isminde bir kız çocuğu dünyaya geldi. 1989’da Boyd’dan resmen boşanan müzisyen İtalyan model Lory Del Santo’ya âşık oldu ve evlendiler. Oğulları Conor 1986’da doğdu.

20 Mart 1991 günü Clapton hayatındaki en acı olay gerçekleşti, 4 yaşındaki oğlu Conor annesinin arkadaşının New York’ta bulunan yüksek apartman dairesinin 53. Katından düşerek can verdi.

New York’da kaldığım dönemde 57. Caddede Central Parkın karşısındaki aynı apartmanın 38. Katında olmam ilginç bir tesadüf oldu benim için. Hayranı olduğum müzisyen burada o, korkunç acıyı yaşamıştı. Ben oraya gittiğimde olayın üstünden 9 yıl geçmiş olmasına rağmen çocuğun çığlıklarını her yerden duyulur gibiydi. Anlatılanlara göre düşerken elinde babasının ona hediye ettiği gitar varmış, çocuk ve gitar başka taraflara uçarak savrulmuş. O tarihten sonra 80 katlı apartmanın tüm dairelerinin pencereleri değiştirilmiş. Ben gittiğimde camlar alttan ancak bir karış açılabiliyordu, sigaramın dumanını o bir karışlık yerden dışarı üflemek zorundaydım.

Evlilik dışı ilişkilerinden dolayı Pattie’nin onu terk etmesi ile uyuşturucuya başlaması iki yıl uyuşturucudan kurtulma mücadelesi, hastalandığı için konsere onun yerine giden arkadaşı Stevie Ray’in helikopter kazası geçirip hayatını kaybetmesi ve bir yıl sonra oğlunun beklenmeyen ölümü, dünyaya gelmeden başlayan zorlu hayatı daha da zorlaşarak devam ediyordu. Oğlu Connar için duyduğu acı ona için Tears Off Haven şarkısını yazdırdı ve aynı şarkı ona pek çok ödül yanında, Grammy ödülünü de kazandırdı.

Eric Clapton hayatı bir roman kahramanı tadında geçti, geçiyor. bu yüzden yaptığı tüm şarkılar, melodi ve söz olarak duygu yoğunluğu yüksek eserler olmuştur. Yetmişli yaşlarında olan Clapton için son yılların en acı haberi geçirdiği nörolojik bir rahatsızlık nedeniyle artık gitar çalamıyor olması.

Eric Clapton’ı yalnızca müzik (özellikle Blues) anlamında değerlendirmek sadece yanlış olmaz, büyük bir eksiklik olur. O bir müzik adamıdır, ama aynı zamanda Blues müziğe kattıklarıyla onu sınırların ilerisine taşıyıp, evrenselleştirmiş harikulade bir dâhidir.



01/03/2018



Önceki yazılar

Sanatta Duygusallık Ve Duyarlılık (01/07/2018)
Sanat ve Delilik (01/05/2018)
OYUNCULUK KAPILARINI ARALAYAN KADIN (01/04/2018)
Tutku ve Dostoyevski (01/02/2018)
Dün Yine Buradaydın Mümtaz (01/01/2018)