Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Atatürk: “Yaşamın Amacı Sevinçtir!”

Begümşen Ergenekon

ATATÜRK: “YAŞAMIN AMACI SEVİNÇTİR!”

Büyükelçi Jorge Gaston Blanco Villalta’nın Atatürk Anıları1



Türk – Arjantin Dostluğu

Türkiye Cumhuriyetini 93. yıl önce 29 Ekim 1923’de kuran Atamızın naçiz vücudunun toprak olmasının 78. yılını idrak ettiğimiz 10 Kasım 2016’da onu sevgi ve saygıyla anıyoruz. Onu anlayabilmemiz için hem kendi kalemiyle yazılmış günlükleri, hem de onu tanımış, birlikte çalışmış ve incelemiş kişilerce yayınlanmış pek çok kitap, makale ve belge bulunur. Onların içinde bir tanesi vardır ki, dünyada ilk kez Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından hemen sonra, bu büyük devrimcinin yaşam öyküsünü yazma ve yayınlama (1939 başı) şerefine nail olmakla gurur duyar. Bu yazar, babası eski Arjantin İstanbul Başkonsolosu Jorge Blanco Villalta ile birlikte 1930-35 yılları arasında İstanbul’da bulunduktan sonra onun yerine Arjantin İstanbul Başkonsolosu (1934-38) ve nihayet Arjantin Ankara Büyükelçisi (1975-76)2 olan oğul Jorge Gaston Blanco Villalta’dır.





ATATÜRK başlıklı kitabının İngilizce çevirisinin 1976 yılındaki ilk baskısının önsözünde, eserinin Atatürk’le ilgili hatıralarını içerdiğini söyler3: “İstanbul’daki Başkonsolosluk görevi nedeniyle, henüz bir büyükelçiliğimiz yokken, resmi davetlerde Atatürk’ün elini pek çok kere sıkmak şerefine nail oldum. Mustafa Kemal’e sürekli gittiği, arkadaşlarıyla yemek yediği ve alt katında keyifle dans ettiği Park Otelinde de rastlardım. Benim Arjantin Tangosunu nasıl yaptığımla ilgilenir, gösteriş olsun diye oturduğu masanın önünden geçerken adım atış şeklime dikkat ederdi. Bir keresinde, tüm içtenliği ve gülümsemesiyle, kısacık ama pek dostana bir kaç söz söyledi. O’nun, o eşsiz ve büyüleyici varlığını yakinen, dipdiri ve derin bir bağlılıkla hatırlıyorum.” Bunları yazdıktan sonra şunları ekler “Dünya tarihi açısından, Kemal Atatürk’ün muazzam şahsiyeti, bıraktığı silinmez etki, siyasi düşünce tarihine geniş çapta damgasını vurmuştur.”4

Harp Sanatı





“Askeri bir lider olarak dahiyane harp stratejisi bilgisi, onu tarihin yetiştirdiği en yüce komutanların arasına yerleştirdiği gibi; Çanakkale ve Anadolu platosunda kaandığı zafer sahneleri; hem savaş sanatı için ders, hemde hayranlık uyandıran şaşırtıcı irade gücüne örnek oldu.” Büyükelçi Villalta’nın, Mustafa Kemal’in askeri dehası hakkında saptamaları doğrudur çünki “Çanakkale zaferinin kazanılmasında Mehmetçik kadar onları idare eden komutanların da rolü büyüktür. Önderleri Mustafa Kemal, Çanakkale muharebeleri ile dehasını ispatlamıştır.”5

Şimdi de Türk Silahlı Kuvvetleri Genel Kurmay Başkanlığı belgelerini gözden geçirelim: “Kurmay Albay Mustafa Kemal düşmanın çıkarma yapacağı bölgeleri tahmin ettiği gibi; düşmanın yarımada içerisinde ilerlemesini önlemek için emir almadan, kendine bağlı olan, 19uncu tümeni harekete geçirmiş ve 57 nci alayın zamanında müdahalesi ile Conk bayırı ve Kocaçimentepe’nin düşman eline geçmesini önlemiştir. Mustafa Kemal’in ordu ihtiyatını zamanında ve yerinde, kendi insiyatifi çerçevesinde, çıkarma anında sevk ve idaresi onun yüksek irade yeteneğini, bilgisini, kendine olan güvenini gösterir. Savaş tarihinde küçük rutbeli bir komutanın bu tür kararlar verebildiği hemen hiç görülmemiştir. Mustafa Kemal, Çanakkaledeki harekatında bütün düşüncesi ve dikkati tarruz noktasına odaklanır. Bu taarruzlar, kısa aralıklarla ve değişik taraflardan düşmanın en hassas yerlerine, birbiri ardına yapılan hücümlar tarzındadır. Bu hücümları muazzaf subayların eksikliği nedeniyle, Mustafa Kemal’in komutasında bulunan” yedek subaylar yönetmiştir6. Mustafa Kemal not defterine subaylarının isimleri birer birer not ettiği gibi, askerin ihtiyaçlarını aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü şekilde not eder (Kutu 44 Gömlek 5)7:

5ab

Ağır mechurin (yaralı) hastanesi (500 yatak)

  1. Emraz-I adiye (Basit yaralılar) Beşir Köyü, Garipler Tepesi

  2. Mevcut 5 seyyar hastane

  3. 60/70 Çadır. Barakalar

  4. Pamuk yatak, sünger

(Valiye telgraf), Talat Bey’in telgrafı

1 inci ordudan

  1. 3 batarya, 4 toplar, 12 obüs 300

  2. 3 batarya, 4 toplar, 15 obüs

  3. 12nci Fırka Karargahı, 1nci Fırka, 12 nci Fırka karargahı

Fırkaca

Büyük Anafarta 1

İki adet 24

Çanakkaleye







Devlet Adamlığı





Kurtuluş Savaşı sonrası için Büyükelçi Villalta şöyle yazar: “Gene, paşalığını takip eden devlet adamlığında Mustafa Kemal bir kaç yıl için vatandaşlarını doğru bir şekilde hukuki, toplumsal, siyasi ve ekonomik olarak manen ve maddeten bir kaç yüzyıl ileri götürdü” ve ekler “Zaman Atatürk için anlamını yitirip tarihe mal olduktan sonra başarısının cesameti; çok daha iyi anlıyoruz ki ülkesinin sınırlarını aşıp, tarihin akışını değiştirmiştir. İdam anlamına gelen Sevr Antlaşmasına boyun eğen ve halka ihanet eden, zayıf kişilikli bir Sultan ve maiyetindekilere isyan eden Türkler, Mustafa Kemal sayesinde kaderlerini yendi. Bütün dünya, tüm devlet adamları ve uluslararası tahminciler imkansız sanılan bir sonucun elde edilmesi karşısında dumura uğradı. Zafer! Anadoluya sıkışmış, yenilmiş, yetersiz silahlarla savaşan bir toplum; dünyanın en müthiş orduları vasıtasıyla kendi kanunlarını onlara dayatan müttefik ülkeleri yenmişti. Yıllar sonra bu yenginin8 yerel olmayıp, Doğu’nun ve Afrika’nın tüm ezilmiş halklarının kurtuluşuna, sömürgeciliğin sonunun gelmesine, pek çok ülkenin bağımsızlıkları için mücadele edip uluslararası topluluklara katılmasına yol açtığını gördük. Atatürk, dünyada herkesin eşit fırsat ve haklara sahip olması gerektiğine inanan bütün toplumların bayrağıdır.



Cumhuriyet’in İlanı





Ayrıca, O’nun dünyanın siyasi tarihini değiştirmekle kalmayıp, geriye dönüp baktığımızda yarattığı Türk Devlet Düzeni’nin dayandığı insan aklından üstün ilkelerin; ne denli gerçekci ve ileri görüşlü, acil ihtiyaçları karşılayıcı olması açısından ne esaslı olduğunu görürüz. 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılmasından sonra Mustafa Kemal dini düstura bağlı bir idarenin her şekline karşıydı, ama insanların dini inanç vicdan özgürlüğüne saygı gösterdi.”9 Bu konuda gazeteciler tarafından kendisine yöneltilen “Yeni devletin dini olacak mı?” sorusuna “Yalnız tek din vardır: Müslümanlık –ki o da vicdan hürriyetine hoşgörülüdür” yanıtını verdi. Çünki, farklı mezhep ve dinlerin olduğu Türkiye’de devlet idaresi ve din işlerini birbirinden ayırmayı düşünüyordu10. 8 Nisan 1923 de Halk Partisinin temelini atacak olan programı ilan etti11. Ardından İsmet İnönü başkanlığındaki heyetin, 23 Nisan 1923’te İsviçre’nin Lozan kentinde başlayan barış antlaşması görüşmeleri 24 Temmuz 1923’te Türkiye’nin bütünlük ve tam bağımsızlığının kabul edilmesiyle sona erdi.12 Ama 23 Nisan 1920’de TBMM kuruluşundan beri 3 yıl geçmiş ve 13 Ekim 1922’de Ankara’nın başkent ilan edilmiş olmasına rağmen hala devletin yönetim şekline Meclis içindeki muhalefet nedeniyle karar verilemiyordu. Villalta “Mustafa Kemal’in amacı ülkeyi ihtiyatlı bir şekilde vardırmak istediği idare biçimi cumhuriyetti" der. Bu kolay bir iş değildir, hükümetin önerilerine gittikçe artan bir muhalefet vardı. Ali Fethi’nin (Okyar) başbakan olmasına rağmen, saltanat yanlıların gösterdiği muhalefet, Mustafa Kemal’in halk için yapmak istediklerini engellemek ve hilafeti en yüksek makam olarak kabul ettirmek amacını taşıyordu. Muhalefet daha da güçlenmeden ve Cumhuriyetin ilanının sağlanması için Beynindeki ulusal sırları açıklamadan Ali Fethi Kabinesinin tekrar seçilmemek üzere istifasını isteyerek bir kriz yaratır. Bunun üzerine Meclis hiç bir kabine önerisi üzerinde mutabakat sağlayamaz ve güven oyu veremez. Mustafa Kemal aynı akşam Çankaya’da, Fethi (Okyar), İsmet (İnönü), iyi tanıdığı bazı paşa ile milletvekillerini toplar ve “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” der. Huzurdakilerin hepside demokratik bir rejim taraftarıdır. Ertesi gün için herkese görev taksimi yapılır. 29 Ekim sabahı Halk Partisi Fethi (Okyar) başkanlığında bir toplantı yapar ama sonuç alamaz. Bunun üzerine ortaya çıkan krizi çözmesi için parti başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya başvurulur. Kürsüye çıkan Paşa, içinde bulundukları rejimin soruna yol açtığını söyler. Sistemdeki zafiyetin giderilmesi için anayasada değişiklik yapılmasını önerdiği yazıyı sekreterlerden birinin eline vererek okutur: ‘Türkiye Devletinin idare biçimi Cumhuriyettir’. Cumhur Reisi Meclis üyeleri tarafından birkaç kez seçilebilir, bakanlar kurulu ve meclis üzerinde yetkisi vardır, Meclis üyeleri arasından bir başbakan seçer, başbakanda bakanlar kurulunu tesis eder’ denir. Son olarak ‘Türk Devletinin dini İslamdır’ maddesi eklenir. Oylamada bu değişiklikler kabul edilir. Meclise başkanlık eden İsmet (İnönü) Cumhur Reisinin seçilmesini ister. O da devletin kurucusu olan kişiden başkası değildir. Bu kutsi olay 29 Ekim 1923 gecesi 101 pare top atışıyla halka duyurulur. İsmet (inönü) ilk Cumhuriyet kabinesini kurar.”13



Laik Anayasa







Mustafa Kemal’in yurdu için gösterdiği olağanüstü gayretleri hakkında, Büyükelçi Villalta kitabında “Mustafa Kemal’in vatanseverlik planları yalnız savaş meydanlarında kazanılan uluslararası arenada kazanılan zaferlerle sınırlı değildir. Halkının, kendi vatanlarında mutlu olmasını gerçekçi yaptırımlarla sağlamak en büyük arzusudur. Mustafa Kemal çağdaş ve iyimser bir düşünürdür. Düsturu daima halkın içinde bulunduğu şartları iyileştirmek olduğu için bu düşünceden aldığı ilhamla inkılaplar gerçekleştirmiştir” der. “Bunların başında 3 Mart 1924’te Hilafetin kaldırılması gelir. Gazi, Müslüman ülkelerden gelen kendisinin halife olması ricalarını reddeder14 ve 1921 ve 1924 Anayasalarında laiklik ilkesine aykırı olan “Türkiye Cumhuriyetinin dini İslamdır” ifadesi ve Milletvekili yeminindeki “…ayrılmayacağıma namusum üzerine Vallahi” ifadesi 1928 Anayasasında “ayrılmayacağıma namusum üzerine söz veririm” olarak değiştirilir.15



Musul Meselesi ve Şeyh Said İsyanı



“Yurt içinde teker teker reformlar yapılırken, Misak-ı Milli sınırları içinde görülen Musul nedeniyle Türkiye ve Büyük Britanya’nın arası açılır. İngiltere istediğini alabilmek için hamisi oldukları Irak sınırının Türkiye tarafında yaşayan Nesturi Hristiyanlarının isyanından faydalanır. Irak’a geçen geçen kaçakları kovalarken; yapılan sınır ihlali yüzünden İngiltere ve Türkiye arasında ilişkiler gerildi. Türk vatandaşı Neturi’ler’in kökleri; 5. Yüzyılda İstanbul Patriği Nestorius’un, Meryem “Ana’yı Tanrının annesi” olarak tanımlanmasını yasaklayan, dikkatleri İsanın Tanrı değil insan olduğu görüşünü savunan bir tarikata aitti. Bu öğreti fırtına kopartmış ve Nestorius kafir ilan edilmişti. Sayıları kabarık olan müritleri bu tezi reddetmeyerek halen yaşadıkları Güney doğu Anadolu ve Mısır’a, hatta Çin’e göç etmişlerdi.” Musul meselesinin çözülmesi için İngilizler beklemeye başladı ama bu kez Şeriatcı Şeyh Said isyanını destekledi”.16





Villalta kitabında şöyle devam eder: “Derken 17 Şubat 1925’de Güneydoğu vilayetlerinin, İmparatorluk denetiminden, deniz ve şehirlerden uzak, en geri kalmış ücra köşelerde isyan başladı. Burası son derece engebeli dağlık bir araziye, halkı göçebe, çoban, savaşcı olan ve vahşetleriyle tanınan; aşiret resilerinin ve toprak ağalarının oldukça bağımsız hareket ettiği, kendi adlarına vergi topladığı yerlerdi. Tek kelime ile Osmanlı Kürtleri medeniyetten uzakta, orta çağda yaşamakta ve bilimsel ilerlemelerden habersizdi. Aşırı tutuculukları, Ermeniler ve Nesturilerle yaptıkları savaşlardan kaynaklanmaktaydı çünki Sultan onları, Hristiyan tebasının dalaverelerini cezalandırmakta kullanmaktaydı. Anadoludaki tartışmasız Türk çoğunluğuna karşın Osmanlı Topraklarının coğrafi adı Kürdistan olan yöresinden geldikleri için onlara Kürt denirdi. Lozan Antlaşması feodal ağalarda, müttefik ülkeler tarafından hayallerini yıktı. Cumhuriyet idaresi, ağaların hiç bir devlet müdahalesini kabul etmediği yerlere girdi ve etkisini gösterdi. Ankara hükümetinin laik oluşu, saltanatın ve onun da ötesinde Halifeliği (ve şeriat yasalarını) kaldırması, güney doğuda dinsizlik olarak görülerek 20. yüzyılın farkında olmayanlar arasında öfke yarattı. Osmanlı ulemasının şikayetleri oralarda yandaş buldu, kutsal dine saygısı olmayan ve sarıklıları şapka giymeye zorlayan Ankara’daki saygısızlar tarafından saldırıya uğradıklarını düşündüler. Bunun üzerine Cumhuriyet Halk Partisi dini inançlara saygı gösterdiğini ilan etti. Doğu vilayetlerine temsiciler gönderildi ve ikna için büyük çaba harcanmasına rağmen ayaklanma başgösterdi. Bu şekilde Büyük Britanya’nın eline karmaşa yaratmak için bir fırsat geçti. İsyanın başında bir derviş tarikatının başı olan Şeyh Sait vardı. Fethi Okyar’ın görevden alınıp İsmet İnönü ikinci kez başbakanlığa getirilince isyandan iki hafta sonra kabul edilen bir yasayla (Takrir-i Sükun), dini alet ederek siyasal sonuçlar elde etmenin yasak olması kanunlaştı. Üç maddeden oluşan 4 Mart 1341 (1925) tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu'nun 1. maddesi şöyleydi:

İrticaa ve isyana ve memleketin nizam-ı ictimaisini (toplumsal düzen) ve huzur ve sükûnunu ve emniyet ve asayişini ihlale bâis (bozmaya yönelik) bilumum teşkilât ve tahrikat ve teşvikat ve teşebbüsat ve neşriyatı (örgütlenmeleri, kışkırtmaları, yüreklendirmeleri, girişimleri ve yayınları), Hükümet, Reisicumhurun tasdikiyle ve re'sen ve idareten men'e mezundur (kendi başına yasaklamaya yetkilidir). İş bu ef'al erbabını (bu eylemleri işleyenleri) Hükümet, İstiklâl Mahkemesi'ne tevdi edebilir”17.





Onun hemen ardından “7 Martta iki tane İstiklal Mahkemesi kuruldu. Birisi Ankarada, diğeri ise Doğu’da faaliyet gösterecekti. Kısmi seferberlik ilan edildi. İsyan bastırıldı, Şeyh sait (Ankara’da) ve taraftarları idam edildi.

Ele geçen belgeler Şeyh Sait isaynının Musul Meselesiyle alakalı ve içinde İngiliz parmağı olduğunu kanıtladı: Mustafa Kemal Paşa zaferden hemen sonra, henüz Lozan konferansı sürerken 14 Ocak 1923’te Eskişehir’de yaptığı konuşmada, Musul-Kerkük sorununa değinirken, bu soruna bağlı olarak Kürt devleti konusunu da ele almış ve şunları söylemişti: ‘Musul-Kerkük kadar önemli olan ikinci konu, Kürtlük sorunudur. İngilizler orada (Kuzey Irak’ta) bir Kürt devleti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Bunu engellemek için sınırı güneyden geçirmek gerekir.’18 Lozan sırasında ve sonrasında İngiliz sözcüleri bunu çağrıştıracak yorumlarda bulunmuşlardır. İngiltere’nin İstanbul Büyükelçilik görevlisi Kidston, 28 Kasım 1919’da Londra’ya gönderdiği raporda, “Kürtlere ne kadar güvenmesek de, onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir” diyordu.19 İngiltere Başbakanı Lloyd George ise, 19 Mayıs 1920’de San Remo’da yapılan Konferans’ta “Kürtlerin arkalarında büyük bir devlet olmadıkça varlıklarını sürdüremezler” diyor, bölgeye yönelik İngiliz politikası için şunları söylüyordu: “Türk yönetimine alışmış olan Kürtlerin tümüne yeni bir koruyucu kabul ettirilmesi güç olacaktır. İngiliz çıkarları, dağlık kesimlerinde Kürtlerin yaşadığı Musul ve içinde bulunduğu Güney Kürdistan ilgilendirmektedir. Musul bölgesinin, öteki bölümlerinden ayrılarak yeni bağımsız bir Kürdistan Devleti’ne bağlanabileceği düşünülmektedir.”20 İsyanı destekleyen ve Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa'nın eski silah ve dava arkadaşları olan Kâzım KarabekirRauf (Orbay)Ali Fuat (Cebesoy) PaşaRefet (Bele) Paşa ve Adnan (Adıvar)21 Bey’in öncülüğünde, 17 Kasım 1924’te kurulan tek muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 5 Haziran 1925’te kapatıldı22. Bunu takiben ayaklanma taraftarı yayın yapan gazeteler kapatıldı. Lozan konferansında Musul konusunun İngiltere ve Türkiye arasında ikili görüşmeler ile halledilmesi, bu gerçekleşmezse de konunun Milletler Cemiyetinegötürülmesine karar verilmişti. 19 Mayıs 1924 de İstanbul'da yapılan görüşmelerde sonuç alınamamış ve İngiltere meseleyi 6 Ağustos 1924 de Milletler Cemiyetine götürmüştür. Şeyh Sait ayaklanması, İngiliz işgal güçlerinin Kuzey Irak’ta sıkıyönetim ilan ettiği, subay izinlerini kaldırdığı, birliklerini Musul’a taşıdıkları günlerde ortaya çıktı. O günlerde, (İngiliz) Sömürgeler Bakanı Musul’a dek giderek denetlemelerde bulunuyor ve güçlü bir İngiliz donanması Basra’ya hareket ediyordu.[23] İsyanın bastırılmasından bir ay sonra da 5 haziran 1926 da imzalanan Ankara Antlaşması ile Musul İngilizlerin manda yönetimimi altındaki Irak'a bırakıldı23.”



Tek Adam







“Böyle olaylar karşısında Atatürk’ü dikatatörlükle suçlayanlara karşı Villalta der ki: “Demokrasiye olan inancına rağmen Atatürk, içinde bulunulan bazı durumlarda mutlak bir hakim gibi davranmaya zorlanmıştır24. Vatandaşlarının eğitim düzeyinin, açık fikirli bir hükümet biçimine imkan vermediğini ve içinde bulundukları düzende bu konuda bir şey yapılamayacağını idrak etmişti. Hükümetle ilgili bütün icraatlarını anlattığı abidevi nutkunda bütün gücüyle ‘Ülkesinin uygar dünyadaki yerini alması ve Cumhuriyetin ebediyyen despotluğu yok edecek sağlam bir temele oturtulması için çaba sarfettiğini’ belirtti.25 Aksi takdirde ülkenin dönüşmesini başarmak imkansızlaşacaktı: Karşıt tepkiler gerçekleştirilen reformları baltalayacak ve ilerlemeyi ters yüz edecekti. Bir geçiş dönemi yaşamadan, bir hükümdarın mutlak hakimiyetinden demokrasinin en ileri düzeyine geçmek imkansızdı. Bir (toplumsal) eğitim dönemi ve uyum sağlama süresi gerekiyordu. Mustafa Kemal bir demokrasi öğretmeniydi, hiç durmadan ve yorulmadan halkını, Cumhuriyetin amaçları konusunda eğitti. Tarih de kendisinin tamamen haklı olduğunu gösterdi.”26







Atatürk’ün Ankara’sı





Villalta’nın gözüyle “Ankara Kalesi haşmet ve gururla yüzyıllara meydan okumuş ve onları yenerek engebeli bir yamaca tutunmuştur. Bu tepe dağ sıraları tarafından kuşatılmıştır. Aşağıda tepe ve dağlar tarafından bölünmüş bir ova vardır. Gri ve engebeli bozkır ortasında, bir zamanlar Krallar ve Prenslerin gözdesi olmuş, yıkık dökük bir Ankara dağınık bir şekilde Kale eteklerine doğru uzanır. 1919’un sonunda, devrimlerini gerçekleştirmeyi düşündüğü bu taşra şehrine Atatürk geldiğinde kentte yerleşik 25.000 kişi, üretim ve ticareti durma noktasına gelmiş, fakirlik içinde yaşarmaktadır. Bahar ve sonbahar aylarında ovada sıtmaya sebep olan ırmak ve çayların taşmasına, bataklıkların meydana gelmesine rağmen şehirde su sıkıntısı vardır. Nereden bakarsanız bakın ovada bir kaç kavruk ve bodur ağaçtan başkası görülmez. Gri bir toz tabakasının kapladığı, gri kayalar içinde, bu gri şehrin görüntüsü pek sıkıcıdır. Elektrik yoktur, motorlu araçlar bir elin parmakları kadardır. İdareciler ve milletvekillerinin atlarıyla iş yerlerine veya Meclis’e gittiği görülür. Trakya’da ilerleyen Yunanlıların Balkan katliamından kaçan sayısız muhacir binlerce yıllık bu şehrin etrafını bir açlık kuşağı gibi sarmıştır27. Görüntüsü, muhteşem İstanbul’la taban tabana zıttır. Ama Anadolunun tam ortasında, kalbindedir Ankara ve pek yakında şehir Atatürk’ün düşündüğü biçimde çağdaş kültür seviyesine çıkacak, bütün Türkiye’ye ışık saçacak ve örnek olacaktır. Dahası Türkiye düşmanları Lloyd Geroge’un “ Türkiye’nin Başkenti toplarımızın atış mesafesinde olmalıdır” sözünü kimse bir daha tekrar edemeyecektir.”28

Sonunda başkent (13.10.1923) olan Ankara, eski altın çağlarını aratmayacak düzeyde gelişmiş ve meyvelerini vermiştir. Eşsiz bir gözetleme yeri olan Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkünde Atatürk, 1927’den itibaren şehrin yabancı uzmanlar tarafından büyüme planını yaptırmıştır. Dünyadaki şehirlerinin büyümeleri gözden geçirilerek ne denli büyürse büyüsün Ankara’nın ona uyum sağlayacak esneklikte bir yapıya sahip olmasını ister. Şehir ağaçlandırılır, parklar, bahçeler ve havuzlarla bezenir. Az yağmur alan Ankara’nın su ihtiyacı için Çubuk Barajı inşaa edilir. Mevcut toprağa en uygun bitki ve çiçekler seçilir ve sulama başlayınca gri binalar bir yeşillik havzasına gömülür. Şehrin etrafını saran ormanla bu yeşil vaha yarış ederler. İki türlü mimari hakimdir. Birincisi yeni-Türk mimarisi, ikincisi ise Fransa, Almanya ve Kuzey Amerikada moda olan mimari tarzlarıdır. Yabancı sermaye olmadan, kilometrelerce uzanan ağaçlandırılmış kusursuz yolları, onurlu binaları, parkları, rahat evlerden meydana gelen mahalleleri, muntazam topoğrafyası, hava alanı, okulları, kurumlarının tümü bir çöl ortasında, kendi gayretleriyle yeşermiştir. Ankara’nın; elindeki silah ve bilimiyle vatanını ezen Batı’lıların elinden onları alarak, Doğulu bir toplumla kaynaştırıp, aynı bilimsel ve toplumsal ilerleme silahıyla onları yenmiş olduğunu, hala esaret altında yaşayan insanların dikkatle göz önünde bulundurmaları gerekir.”29



Kadın ve Tango





“Türkiye Cumhuriyetinde Medeni Kanunun Kabul edilmesi en çok kadınlar için faydalı oldu. Böylece kadınlar erkeklerle kanun önünde eşit oldular. Böylelikle kadınlar Cumhuriyetin ve toplumsal hayatın ilerlemesinde etkin bir rol oynadılar. “Kadınların çalışmaya başlamaları Mustafa Kemal’in en parlak ve insancıl zaferlerinden biriydi. Kadınlara verilen eşit haklar, Türk soyunun tekrar eski zamanlarda olan toplumsal düzenine geri dönmesini sağladı. “Orta Asya’da Türklerin bilinen tarihinde ve göçler sırasında kadınlar kocalarının yanında eşit ve güçlü mevkilerde bulunmaktaydı ve çoğu Kraliçelik yapmış, ordularına savaşta komutanlık etmişti. Yedinci yüzyıldan kalma Orhun Abidelerinde ‘Devleti bilen Kraliçe’ cümlesi yazılıdır. Kadınların yüksek mertebelere geldiği ve büyükelçilerin ‘Kağan ve Eşi Hanım tarafından Kabul Edildi” ifadesine eski belgelerde rastlanır.”30

“Amerika’ya göçte olduğu gibi, Ankara’daki ilk misafirlerin de çoğu erkekti.”31 Kadınların özgürleşmesinden sonra ilk danslı davetler verilmeye başlandı. Atatürk’ün amacı, kadınlara erkeklerle eşit bir mevki verecek olan son toplumsal dokunuşu dansla yapmaktı. Ama onlar çekingen ve azınlıkta kalmışlardı. Bu Atatürk için bir engel değildi, dans eden kadınlara ilgi gösterilmesi ve kendileriyle sohbet edilmesi yoluyla diğer kadınlara da cesaret verildi.”32 Çünki “Mustafa Kemal Atatürk için tango sanatsever kadın ve erkeklerin, zarif ilişkiler içinde, birlikte çağdaş ve uygar bir toplum yaratmasını sağlayan sanat dalıdır. Atatürk’ün tango bildiği ise bir gerçektir. Osmanlı İmparatorluğu ve Arjantin arasında 1910’da imzalanan konsolosluk antlaşmasıyla iki ülke arasında diplomatik ilişki başlar. Arjantin Konsolosluğu Pera Palas’ta faaliyet gösterir. Kol Ağası Mustafa Kemal 1910 yılında görevli olarak Picardie’ye gider. Şark Ekspresinin Calais’den evvelki durağı Paris’tir. Picardie ise hemen kuzeyindeki vilayettir. Arjantin Tangosu, 1900’lerin başında, gemilerle gelen tangocular tarafından Fransa’ya,, oradan da başka ülkelere yayılır. Güzel sanatlara, halk oyunlarına ve dansa önem veren Atatürk’ün gözünden tango kaçmaz. 1911 yılında İstanbul’da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başlayan Kol Ağası (Kıdemli Yzb) Mustafa Kemal’in, tango bilen Arjantin Konsolosu Jacobo F. Peuser’i evinde ziyaret ettiği bilgisi tarafıma, 2007 Eylül ayında Ankara’daki Arjantin Büyükelçisi Sayın Sebastian Brugo Marco tarafından verilmiştir.”33

1926 yılında Romada bir dostluk antlaşmasının imzalanmasıyla Arjantin Devletiyle ilişkiler geliştirilir34. Yukarıda da belirtildiği gibi Jorge Blanco Villalta 1930-35 yılları; oğlu Jorge Gaston Blanco Villalta ise 1936-38 yılları arasında Arjantin İstanbul Başkonsolosluğu yapar. Yukarıda da belirtildiği giibi J. G. B. Villalta 1975-76 yılında Ankara’da Arjantin Büyükelçisi olur35. Atatürk’ü yakından tanıyan ve çok seven bu büyük elçinin bazı siyasi kararlar karşısında “Atatürk bunu onaylamaz, yapılması yanlış olur” şeklinde hayıflandığını, 1973-79 yılları arasında elçilik müsteşarlığı yapan Büyükelçi S. B. Marco bizzat tarafıma nakletmiştir.”36

Yaşamın Amacı Sevinçtir”





Aşağıda onun Romanya Şansölyesi Victor Antonescu ile yaptığı son konuşmalarından birinde aldığım notlar yaşamını nasıl bir hayat felsefesine göre düzenlediğini gösteriyor: “Hangi filozofların hangi dünya görüşünü benimsediklerini öğrenmek için pek çok kitap okudum. Bazıları her şey hangi karamsardı. Zaten bir hiçten geldiğimiz ve bir hiç olacağımız için geçici olarak geldiğimiz bu dünyada, neşe ve mutluluğa yer yoktur. Aklı daha başında insanların yazdıklarını da okudum. Bu filozoflar diyorlar ki, zaten bir hiçiz ve çaresiz bir hiçliğe doğru geri gidiyouz, öyleyse var olduğumuz sürede mutlu olalım. İşte ben bu ikinci görüşü, şu şartlarla tercih ettim. Yeryüzünde bütün insanlığı temsil ettiklerini söyleyenler başarısızlığa mahkumdur. İnsan bir bireydir ve ölüme mahkumdur. Kendisi için değil de sonraki nesiller için çalışmak yaşarken mutluluğa ermenin birinci şartıdır. Her insan kendi tercihleri vardır. Kimi başkalarını eğitir. Çiçek yetiştiren bir insanın onlardan bir beklentisi var mıdır? İnsanları eğitenler, çiçek yetiştirenler gibi çalışmalıdır. Daima saygı duyduğum kimselere düşüncelerimi anlatırım. Ben sebepsiz yere kalbinde bir sır saklayabilen bir insan değilim. Ben bir halk adamı olduğum için, neler düşündüğümü hep halkın önünde açıklarım. Eğer yanlışlık yaparsam insanlar bunu bana söylerler ama bir kez olsun onların beni, açık sözlü olmamakla itham ettikleri olmamıştır. Uluslar mutsuz olmamalıdır. Liderler onları, hayatı sevinç ve sevgiyle kucaklatabilecek bir şekilde idare etmeleri gerekir.”37











Tarihin Tunç Takı38



“Atatürk; ne bütün zamanların en iyi komutanlarından olması, ne de bir ulusu bağımsızlığına kavuşturup, onu çağdaş ve müreffeh bir devlete döndürmesi yüzünden değil, aslında siyasal tarihin en büyük filozoflarından biri olması nedeniyle tarihe, tunç takının altından geçmiştir! İnsanlara gelecek için pek çok imkan sunan, ilan edildiği andan itibaren tümden devrimci, bir düzen ki hem ekonomik hem de toplumsal, ekonominin devletin temel sorumluluğu olduğu, ancak yeterince müdahale ettiği ama daha fazla değil ve kendi idarecelerini seçmekte özgür, kendi fikirlerine sahip olmakta serbest, vicdanı hür olarak seçim yapma hakkına sahip bir halk. Kurtuluş Savaşının sonunda Atatürk ülkenin Doğu’ya ve Batı’ya eşit bir mesafede durmasını başardı. O her açıdan tamamiyle bağımsız ve hiç bir gücüç odağına bağlı kalmaksızın kendi kararlarını verebilecek bir bir Türkiye yarattı. Bu açıdan, Sakarya Meydan Savaşının muzaffer komutanı Üçüncü Dünya ülkelerinin öncüsü olarak görülebilir.”39

Büyükelçi Jorge Blanco Villalta’nın hatıralarına tekrar dönelim: “Vefatından bir kaç gün bir kaç gün evvel Atatürk bir kaç arkadaşına gelecekler kuşakların, ölümünden sonra gösterdiği uygarlık yolunda ilerleyeceklerine inandığını söyledi. Ve onlara bir kez daha, suikaste hedef olduğu zamanki sözlerini hatırlattı: “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebed payidar olacaktır!” Tarımsal deneyler yapmak amacıyla kurup ziraat ve hayvancılığın bilimsel olarak dönüştürülmesiyle çok faydalı olan çiftliğini 1937’de devlete bağışladı. Bu davranışıyla bir kez daha dünya malında gözü olmadığını bir kez daha gösterdi.





“Ben 1930’da Türkiye’ye geldikten sonra güçlü bir ilgiyle Atatürk’ü izledim: Onun her hareketinde, her umuda esin kaynağı olmasında onun istencini gördüm; kendisininde söyleyeceği gibi, her Türk’ün ruhunda, onun ruhundan bir parça vardı. Atatürk’ün sahibi sadece Türkiye’ye değildir, O bütün isanlığa aittir. Kırk yol sonra (1975) kader beni çok sevdiğim bu ülkeye geri getirdi. Döndüğümde Türkiye Cumhuriyet’inin bu ölümsüz yaratıcısının kabrine hangi duygularla gittiğimi kelimelerle anlatamam. Atatürk’ün çok sevdiği halkının naaşını koruyan Ankara’nın nail olduğu onur, burasını Yeni Türkiye’nin Aziz Kenti yapmıştır. Blanco Villalta, Ankara, 1976”40





NOT

“Arjantin Büyükelçisi Jorge Gaston Blanco Villalta Türkiye’yi o denli sever ki, 93 yaşında iken dayanamaz ve dünya gözüyle son kez görmek üzere Ankara’ya bir uçak bileti alır. Bu sırada hala hayatta olan iki büyük ablası evde onu aramaktadır. Bulamayınca Dış İşlerini ararlar. Onlar da Büyükelçiden haberdar değildir. Sormak için aranacak ilk Büyükelçilik olsa olsa Ankara’dır diye düşünürler ve Villalta’nın Elçilk konutunda misafir olduğu öğrenilir.” Ankara’daki Arjantin Büyükelçisi Sayın Sebastian Brugo Marco bu gerçeği tarafıma Eylül 2007 hikaye etmiştir.



TEŞEKKÜR

Bu Atatürk ve Tango ve Sayın Büyükelçi Jorge Gaston Blanco Villata hakkında beni aydınlatan ve yazdığı kitap hakkında bilgi vererek, Türk Tarih Kurumu Yayınlar Dairesine başvurmamı sağlayan (2015) Ankara Arjantin Büyük Elçiliğine saygılarımla çok teşekkür ederim.



1 Arjantin Baş Konsolosu (1934-38) ve Büyükelçisi (1975-76)

2 Jorge Gastón Blanco Villalta, http://www.academiaceremonial.org.ar/miembros/jgblancovillalta.html (29.10.2016)

3 Villalta, Jorge Blanco, 2014, ATATÜRK, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu, Salmat Basım Yayıncılık, İskitler, Ankara (s. XIII).

4 a.g.e., s. XIII

5 a.g.e., s. 85

6 Atatürk’ün Not Defterleri VII, 2007, 19ncu Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal’in not defteri ile Musta Kemal’in Samsuna Çıkışından – Türkiye Büyük Millet Meclisinin Açılışına kadar tuttuğu günlük notları, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Genel Kurmay Basımevi, Ankara. (s. 4)

7 Villalta, 2014, s.59

8 zafer

9 Villalta, 2014, s. XIV

10a.g.e., s. 341

11 a.g.e. s. 343

12 a.g.e. s. 344

13 a.g.e. s. 352

14 Villalta, 2014, s. 356

15 a.g.e. s. 356

16 A.g.e., s. 361-65

18 “Eskişehir İzmir Konuşmaları”, 1993, Kaynak Yay., İst., s.95

19 “İngiliz Belgelerinde Türkiye” Erol Ulubelen, Çağdaş Yay., 1982, sf.195; ak. U.Mumcu, “Kürt-İslam Ayaklanması” Tekin Yay., 19. Bas., 1995, sf.24”

20 “Sevr Anlaşmasına Doğru” Osman Olcay, SBF Yay., Ank.-1981, sf.121; ak. U. Mumcu, “Kürt-İslam Ayaklanması” Tekin Yay., 19.Bas. 1995, s. 28

21 Halide Edip Adıvar’ın eşi

24 Villalta, 2014, s.XV

25 a.g.e., s. 455

26 a.g.e., s.XV

27 Villalta, 2014, s.449

28 a.g.e., s. 450

29 a.g.e., s. 451


30 Villalta, 2014, s.386

31 a.g.e., s. 451

32 a.g.e, s. 452

33 http://www.dagarcikturkiye.com/turk-tangosu-ve-cagdaslasma-yd-1649.html

34 Türk Arjantin İkili İlişkileri (buenosaires.be.mfa.gov.tr/.../de01fc60-ea1c-4052-aad9-f1c9eadc0) Haziran 2016

35 Jorge Gaston Blanco Villalta Özgeçmişi (http://emb-blancovillalta.org.ar/biografia/%20(Page%20in%20Spanish)

36 http://www.dagarcikturkiye.com/turk-tangosu-ve-cagdaslasma-yd-1649.html

37 Villalta, 2014, s.456

38 Millî bayramlarda veya önemli bir olayı anmak için düzenlenen şenliklerde, geçit yapılacak caddelere geçici olarak kurulan, yazılar ve çiçeklerle süslenen kemer: “Şimdi İstanbul taklarının yeşil taflanları altından gaziler geçiyor.” -F. R. Atay. (Türkçe Sözlük, http://tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK.GTS.581a4133221c37.95626747)

39 Villalta, 2014, s. XV

40 a.g.e. , s. XV



01/11/2016



Yazarın diğer yazıları

Thor: Ragnarok ve Odin’in Ölümü (01/11/2017)
Tangodora (01/11/2017)
Eymir'de Hüzün (01/10/2017)
Atkestanesi (01/09/2017)
Churchill (01/08/2017)
Satıcı, Bir Ayrılık ve Eli’ye Dair (01/05/2017)
Giden Gelmez Dağları - Kuma Davası - Gara Dayı (01/03/2017)
Nutuk - Belge 264 (01/02/2017)
Deneysel Arkeologlar Serdar Kılıç ve Thor Heyerdahl (01/10/2016)
NANKING ORDUSUZ KALMAK ve ATEŞ BÖCEKLERİNİN MEZARI (01/09/2016)
ÇÖL KRALİÇESİ BELL ile ARABİSTANLI LAWRENCE (30/06/2016)
KERKENES (01/06/2016)
TÜRK ASILLI İSKANDİNAV ve CERMENLER (01/05/2016)
KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURULUŞU (01/04/2016)
Türk Tangosu ve Çağdaşlaşma (01/03/2016)
GÜLAY DİRİ
TÜRKÜ & FADO
(01/02/2016)
Portakal Çiçekleri (01/01/2016)
ANKARA ve EYMİR GÖLÜ (01/12/2015)
Mustafa Kemal Atatürk (01/11/2015)
Atatürk Orman Çiftliği (01/10/2015)
Ürünlü Yemek Sanatı (01/09/2015)
Bir Genç Kadın (01/08/2015)