Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Aşkın ve Ayrılığın Eşsiz Yorumcusu, Bir Deniz Tutkunu: Münir Fikret Kızılok

Leyla Kösem

FK

Kimileri içlerinde barındırdıkları yetenek ile birlikte doğar. Sonrasında ise iş kolaydır. Zaten bir öz olarak gömülü olan yetenek, artık sadece olgunlaşmayı, filizlenmeyi ve görünür kılınmayı bekler. İşte bu öze sahip ender insanlardan birisi de, Sayın Fikret Kızılok’tur.
(’’Şarkıcı dediğin şarkısını hem yazacak, hem besteleyecek, çalacak hem de söyleyecek...’’, işte böyle tanımlamıştı şarkıcı, şarkıcı olmanın esaslarını. O’na göre şarkıcı olmak parçaları bir araya getirerek tüm parçaları barındıran büyük bir bedene sahip olmaktı. Bu görüşü altında O, bu büyük bedene yaptıkları ile şüphesiz sahipti.)
Kimileri de ünlü olmak ister. Bunun içindir ki, gündemde kalabilmek adına, kendi kimliklerinin dışına çıkmaktan dahi çoğu zaman çekinmezler. Bu bir meşhur olma hastalığıdır. Meşhur olma hastalığı... Kızılok böyle ifade ediyordu, meşhur olmak ve meşhur bir şekilde yaşamını sürdürmek isteyen insanları. Oysaki O, anlam dahi veremediği meşhurluğunun içinde yer almak istemiyordu; ’’Ben niye meşhur olduğumu bilmeden meşhur oldum, çocuktum o zaman. Ondan sonra mekanizmanın nasıl çalıştığını 13. plağım ‘‘Yumma Gözün Kör Gibi’’ ile gördüm ve derhal kendimi yok ettim. Meşhur olmanın benim için bir şey ifade etmediği anladım. Ondan sonra kendi yaşamımı şarkı yapmaya başladım ve daha mutlu oldum. Dünya halklarının yüzde 80’i bilinçsiz, sadece üretim için yaşıyor, Amerika’da dahil. Gerçek entelektüel yüzde 5’i bile bulmaz. Demek ki cahil olan yüzde 80’le ilişki kurup meşhur oluyorsun. Böyle meşhur olmak aslında utanılacak bir şey, ben utanırım. Değerli olmak, önemli. Müziğim, sesim, şarkılarım tanınsın, ama ben tanınmayayım. Meşhur olmak bir hastalıktır. Bir insan ne kadar değersizse, meşhurluk ipine o kadar çok sarılır, bunun için her şeyi yapar.’’, sözleriyle açıkça ifade ediyordu, önemli olanın kendi bedeninin değil (yazmasıyla, bestelemesiyle, çalmasıyla) büyük bedenin tanınması olduğunu.
O’nun anlam veremediği bu şöhreti ile tanışmasının başlangıcı, ilkokul sıralarına kadar uzanıyor. Doğum gününde hediye edilen ilk enstrümanı olan (kırmızı renkli bir akordeon) ile tohumlar filizlenmeye başlıyordu. Galatasaray Lisesi’nde başlayan bu hikaye, sanatçının sınıf arkadaşlarıyla birlikte oluşturduğu, küçük bir grup ile büyümeye başlıyordu. İlk Konserini 23 Nisan kutlaması altında Taksim Belediye Gazinosu’ nda vermiş olan sanatçı, halk türküleri ile gittikçe artan bir ilgi topluyordu.
Zaman değişiyordu. Kızılok’ta lise dönemlerinde, hayranı olduğu, dönemin popüler sanatçılarından biri olan, Elvis Presley’den etkilenerek elindeki akordiyonu bırakıp, yerine gitar almıştır. Ortaokul ve lise yıllarında Türk Pop müziği yorumcusu, piyanist ve besteci olan Timur Selçuk ve onun gibi besteci, şarkı sözü yazarı, gezgin ve TV yapımcısı olan 7’den 77’ye adlı çocuk ve aileye yönelik televizyon programıyla gönlümüze taht kuran, Barış Manço abimiz onu destekleyen, üst sınıflarda eğitim gören ağabeyleriydi.
1960’lara gelindiğinde Cahit Oben ile birlikte üç tane 45’lik plak çıkarmışlardır. İlk plakta, daha çok etkilenme boyutunda oldukları eserlere yer vermiş olup iki tane de (The Beatles’ın şarkısı olan; "I Wanna Be Your Man" ve "36 24 36")yabancı şarkı yorumlamışlardır. Devamında ise kendilerine özgü eserlere yoğunlaşarak, Kızılok’un ilk bestesi olan Hereke’yi yayınlamışlardır. Sanatçı ilk plağını ise Harun Batıbaygil, Gökhan Targay ve Koral Tümay ile birlikte ’’Fikret Kızılok ve Üç Veliaht’’ adı altında çıkarmıştır. Bir yandan müzik diğer yandan ise eğitimi ile ilgilenmek durumunda olan sanatçı, dişçilik yüksekokulundaki eğitimini de devam etmiştir.
İlk solo plağını 4 şarkıdan oluşan EP (Extended Play) şeklinde, ikinci plakta ise The Beatles’a olan hayranlığını gösteren All My Loving şarkısının Türkçe aranjmanı olan şarkılara yer vermiştir. Döneminde bu plaklar beklenilen ilgiyi alamayınca sadece eğitimine devam etme kararı alan Kızılok için bu çok uzun sürmemiştir. Çünkü, bu müzikle doğan bir insan için sürdürülebilir bir şey değildi. Eğitim sürecinde arkadaşları ile birlikte kurduğu ’’Kaygısızlar’’ grubu ile birlikte çalışmaya devam etmiştir.
Plakları isetenilen ilgiyi bir türlü yakalayamıyordu. Ama bu, Kızılok için çok da önemli değildi, çünkü o Türk benliğinden uzak melodilere kucak açan bir toplumun er ya da geç kendi özüne döneceğine inanıyordu. Bu inancı boşa çıkmadı. Aşık Veysel ile tanışmasıyla daha da olgunlaşan sanatçı, ikinci solo 45’liğini çıkararak yavaş yavaş ipleri koparmaya başlıyordu. 1969’da Aşık Veysel’e ait olan ’’Uzun İnce Bir Yoldayım’’ türküsünü kendi tarzı ile yeniden kayda alan sanatçı, kabuğunu kırmayı başarabilmiştir. Olgun insanlar, olgun insanlar yanında pişiyordu. Kızılok, bunu fark etmiş olacaktı ki, 1969’da Sivrialan’a tekrardan Aşık Veysel’in yanına gitti. Burada yaklaşık 3 ay kalan sanatçı, dönüşte iki şarkı sözünün Aşık Veysel’e, bestelerinin ise kendisine ait olduğu bir plak çıkardı. Bu plak onun çıkışını artık yeteri kadar duyuruyordu. Başarılı bir plaktı, çok sattı, çok dinlendi ve O’nun ilk altın plağını almasını sağladı. Devamında ise, fazla ara vermeden bir 45’lik daha çıkararak, müzik listelerinde liste başı olmuş, 1970 yılında ise çıkardığı 2 plak ile de ’’Yılın Müzik Oskarları’’ anketinde ’’Yılın Erkek Şarkıcısı seçilmiştir.
Usta’sının (Aşık Veysel) ölmesi sanatçı derinden etkileyerek onu bir süreliğine de olsa müziğe küstürmüştür. Bu süreç içinde eğitimini aldığı işi (diş hekimliğini) sürdüren Kızılok, 1974 yılında müzikten daha fazla uzak kalamamış ve ’’Tehlikeli Madde’’ adı taşıyan yeni grubu ile Anadolu turnelerine çıkmıştır. Grup, folk müzik ile rock müziği kendi tarzında birleştirerek şarkılar yapmıştır. Sonrasında ise folk müziğinin yerinin artık daha çok alaturka motiflerin yer aldığı eserler ortaya çıkarmaya başlamışlardır. Eserlerinde Türk yazın şiirinden de yaralanan sanatçı, Ahmed Arif’in (Haberin Var mı, Kör Pencere, Ay Battı) ve Nazım Hikmet’in şiirlerinden yararlanarak besteler oluşturmuştur.
1976 yılında çıkan 45’liğinin ’’O’nun kendini yenilediği’’, şeklindeki eleştiriler, O’nun müziği bir süreliğine daha terk etmesine sebebiyet vermiş, 1977’de çıkardığı ’’Not Defterim’’ adlı Nazım Hikmet şiirlerinin yer aldığı, kendi tanımlasıyla; ’’şarkıcılığı değil, müzisyenliği’’ denemiş olduğu albüm, dönemin siyasi ortamı nedeniyle, piayasaya çıktıktan kısa bir süre sonra toplatılmıştır.
Nazım Hikmet’in, 2008’de Yunanistan’da bir gencin polis kurşunuyla ölmesi üzerine eylem gerekçelerini döktükleri bildirgeye dahi ilham olmuş olan şiirinin, 1970’ lerde ülkemizdeki siyasi ortam karışıklığı ve öğrenci hareketlerinin hat safhada olduğu bir dönemde, sanatçımızın cesareti ve olaylara sessiz kalmadığını göstermesi için kullanması kaçınılmaz olmuştur. O, döneminin kuşağını şu şekilde betimliyordu; ’’1960-70’li yıllar bizler için, dünyayı değiştirebiliriz, umutlarıyla geçen gençlik yıllarıydı. kendimizi ifade etmemizin de dışa vurumu, şarkılarımız, türkülerimiz, öykülerimizdi. İlericiydik, haklıydık, aceleciydik.’’
Nazım Hikmet’e ait, Fikret Kızılok’un ’’Not Defterimden’’ adlı albümünde seslendirdiği o meşhur şiir;
Hava kurşun gibi ağır,
Bağır bağır bağırıyorum.
Koşun kurşun erit- meye çağırıyorum...
O, diyor ki bana:
-Sen kendi sesinle kül olursun hey!
Kerem gibi yana yana...
"Deeeert çok, hem dert yok".
Yürek- -lerin kulak- -ları sağır...
Hava kurşun gibi ağır
Ben diyorum ki ona:
-Kül olayım Kerem gibi yana yana...
Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak
Nasıl çıkar karan- -lıklar aydın- -lığa...
Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır bağır bağırıyorum.
Koşun kurşun eritmeye çağırıyorum...
1970’ler sanatçıya 13 altın plak ve çeşitli ödüller getirmiştir. 1978’de plaklarının plakevleri tarafından geri çevrilmesi nedeniyle, Kızılok bir kez daha küsüyordu. Yalnız bu küskünlükleri hiçbir zaman müziğe karşı olmamıştır.
Öyleki 1983 yılında sonra yayınladığı; tabla, bas gitar, ney gibi çeşitli enstürmanlar ile çalıştığı albümü ’’Zaman Zaman’’, bunu açıkça gösteriyordu. 5 yıllık küskünlüğünde sanatçı, müzikle hep iç içe olmuş ve bunun sonunda, bugün hala dillerde söylenmekte olan; ’’Yeter ki, Sevda Çiçeği, Güzel Ne Güzel Olmuşsun’’ başta olmak üzere pek çok güzel eserler içeren albümünü çıkarmıştır. O’nun sakin sesi, insanı gevşeten bir iksir gibiydi.
90 ’lı yıllarda ’’Olmuyo Olmuyo’’ adlı albümünü, milletvekili seçimlerinden önce çıkarmak için aceleye getiren sanatçı, albümün kalitelisi yönünden kendisinin de olumsuz yönde eleştirdiği pek çok eleştiri almıştır. Kılılok, siyasi ortam olaylarına sessiz kalmadığını göstermek için, hiciv içeren pek çok eser ortaya koymuştur. Dönemin iktidarsızlığını, koltuk sevdasını, halkın mevcut sefaletini anlatıyordu, bu yapıtlar. 1998 yılında, Atatürk’e hayranlığını ifade edecek olan çalışmalara imza atarak, Mustafa Kemal’in hayatını, söz ve besteleri tamamen kendisine ait olan söyleyişi resitatif- düz olan, ’’Veda’’ adlı albümünü çıkarmıştır. 1999’da, 60’lı yıllardaki 45’liklerinin bir kısmını ’’Gün ola Devren Döne’’ adı altındaki bir albümde toplayan sanatçı. Ayrıca Sertap Erener’in başarısını artıran ’’Oysa’’ ve ’’Kumsalda’’ şarkılarını vermiştir.
Aynı zamanda bir deniz tutkunu olan Kızılok, denize aşık bir adamdı. Sözleri açıktı; ’’Senelerdir şarkılarımı denizde yazarım ama tersanelerde kaydederim. Gerçekten en güzel şarkılarımı tersanelerde seslendirdim.’’ Deniz, onun içten gelen sesini, dışına yansıtan bir ahenkti.
İlk kalp krizini 1998 yılında geçiren sanatçının, kalp sorunu vardı. Kalp ameliyatı geçirdikten sonra ‘’Kalbim, Kalbim Bırakacak Gibisin Yarı Yolda...", adlı şarkısını yazmış olan santatçı, haklı çıkmıştı. Kalp pili kullanan Kızılok, 2001 yılında yaşamının son yıllarını geçirdiği Bodrum’da geçirdiği bir kalp krizi sonucunda veda ediyordu, bizlere. Artık hep olmak istediği yerde, denizle başbaşa kalıyordu, Bodrum’da...
Aşkın ve ayrılığın eşsiz yorumcusu, şimdi sen söyle; ’’Bu kalp seni unutur mu?’’
Sanatçıyı saygıyla anıyoruz...



01/09/2011



Yazarın diğer yazıları

Mahkumiyet (16/05/2015)
SPIGEL: ‘’Zwickaur Neo-Nazi hücre cinayetleri hakkında hangi duygu ve düşünceye sahipsiniz?’’ (01/04/2012)
Zoraki bir Diplomat : Yakup Kadri Karaosmanoğlu (13/12/2011)
Türk Milliyetçiliğinin Babası: Mehmet Ziya Gökalp (25/10/2011)
Bir Kum Tanesinin Kırılganlığı (01/09/2011)
Geçiş Dönemi’nin Halk Şairi, Hecenin Beş İsminden Biri: Orhan Seyfi Orhon (01/08/2011)
Avni’nin Babası, Uzun Bacaklı- İnce Bıyıklı Huysuz bir İhtiyar: Oğuz Aral (26/07/2011)
Sürgünlerde geçen bir yaşam, akıl almaz ve iflah olmaz bir muhalif: Refik Halid Karay (08/07/2011)
Milli Kültür, Özlük, kimlik, asıllık, farklılık... (01/07/2011)