Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Asalaklığın Devir Daimi ve Parazit

Cenk Özdağ

Güney Kore bahsi olmadan olmaz!

Tanışıklığımızın özel bir yeri var Güney Kore’yle. Üzerine bomba yağdırdığımız ve bize büsbütün yabancı bir ülkenin olmasının yanı sıra NATO’ya ve “Özgür Dünya”ya giriş biletimizi biraz pahalıya da olsa aldığımız bir gişedir bizim için. Türkçemizle akrabalığı dışında yakınlığımız bu yakın tarihli siyasal vakadan ibaret denilebilirdi.

Denilebilirdi” diyorum çünkü son on yıllarda bambaşka yollardan köprüler kuruldu aramızda. Öncelikle Samsung gibi firmaların ürünleriyle sonralarıysa bu satırların yazarını deliye döndüren K-Pop denen Kore kökenli pop türünün ülkemiz ergenleri arasında yayılmasıyla köprüler iyice sağlamlaştı.

Güney Kore bunların da ötesinde yeni anlamlar kazandı ülkemizde. 1980’li ve 90’lı yıllarda “Japon mucizesinin” Türk muhafazakarları arasında ağızlara pelesenk olması gibi, bu kez 2010’larda ülkemizin canım muhafeletinin ağzında bir “Güney Kore mucizesi” türedi. Nasıl oldu da 1980’lerde bizden geri olan bu küçücük ülke yaptığı büyük inovasyon atılımıyla bu günlere gelirken biz üretimden hepten koptuk? Muhalefet eğitime, inovasyona ve hukuk güvenliğine vurgu yaparken sık sık Güney Kore’ye atıfta bulunur oldu.

Güney Kore’nin diğer bir çağrışımı da Kuzey Kore’nin “sempatik” diktatörü Kim Jong-Un’du. Donald Trump, Kim Jong-Un, Duerte… Tanrım! Kimlere kaldık!

Neyse ki yepyeni bir vesile oldu Güney Kore’yi anmak için: Parazit filmi. Filmin uluslararası mecradaki tüm ödülleri toplamasıyla filmi ülkemizin bol mısırlı ve bol kahkahalı sinema salonlarında görme şansını edindik.

Önce Joker Şimdi Parazit

Amerikan Rüyasının biz Ortadoğulu ve Avrupa komşusu halklarının nazarında pek de yabancı olmayan karabasan yüzünün Batı’da günden güne daha görünür olmasına ne demeli? Amerikan Rüyasının, rüyanın içerisinde bile rüya denebilecek hayatıyla Bruce Wayne karakterinin parlatılmasında egzantirik bir kişilik olmanın ötesine geçemeyen yarı ucube yarı sistem karşıtı Joker’in yeniden hortlamasına ne demeli? Bir memnuniyetsizlik hayaleti mi dolaşıyor yoksa Atlantik semalarında? Jokerle birlikte çok ilginç bir özlemle karşılaştık. Nezaket, estetik, ABD’nin büyüleyici Jazz müziği, büyük alışveriş mağazaları ve ışıltılı Noel kutlamaları karabasana giriş anında ortaya çıkıyor Joker’de. Joker karakteri işte bu Amerika’yı özlemektedir. Nerede o eski beyefendiler, değil mi azizim? Nezakete ne oldu? Bunun yerini, işçi sınıfının toptan Oblamovlaşması aldı. Büyük üretim tesislerinden def edilmiş işçiler, artık sözcüğün tam anlamıyla birer palyaço olmuştu. Uzak Asya’da üretilip gemilerle getirilen ürünler Amerikan Rüyasını televizyondan da olsa izleyen ve Noel Baba kostümüne bürünmüş emekçi Amerikalıların kucağına oturtulmuş çocuklara sattırılıyordu. Emekçi dayanışmasından geriye sokak serserilerine karşı alınacak önlemlere dair “parlak” fikirlerin paylaşılması kalmıştı yalnızca. Çökmüş sağlık sistemi, tükenen kamu destekleri, sosyal güvencenin esamesinin okunmaması… Tüm bu karanlık tabloda geriye hayaller, iyi niyetler, hayal kırıklıkları ve incinmeler kalıyor. Hele bir de kahramanımız “özel” bir birey olunca durum daha da dramatikleşiyor. Joker döndü, eskisinden hepten farklı bir yüzle; daha insan ve daha anlaşılır bir şekilde. Garibanın garibana yaptığı zulüme isyan edecekken garibanlar piramidinde en az gariban olanlara saldırarak başladı adalete. İlk taşı en günahkara attı en günahsız olan. Aaaa tabii bir de “siz kardeşsiniz” dendi bu kez. Meğer bizim süt çocuğu Bruce’la Joker kardeşmiş. Ne hazin!

Joker bir parazitti. Sosyal güvenceyle ve kamu fonlarıyla yaşatılan bir parazit; asalak. Madalyonu ters çevirirsek “kardeşi” Bruce da öyle. Wayne Endüstrinin veliahtı, altında çalışan binlerce emekçinin ve zamanında kıymetlendirilmiş ihalelerin yarattığı emek-zamanla hayat bulan bir parazit, bir kan emici. Bruce Wayne, tipik anlamda kahraman bir vampir. Kanını emdiği emekçiden öylesine uzak kalmış ki kanın seyri görünmez olmuş; zenginliği ve erdemi kendinden menkul bir kurtarıcı ortaya çıkmış. Endüstrinin envanterden gizlenmiş ürünleriyle kendini donatmış bir örtülü ödenek canavarı, bir özel savaş aygıtıdır Bruce Wayne ve (onun alter-egosu değil düpedüz kendisi olan) Batman.

Parazitin Göreliliği: İki Dünya arası Geçiş ve Yakınlık

Parazitlik bu bakımdan görelidir. Yeryüzünü fethedenlerin nazarında parazitler kamu transferleriyle yaşatılan uyuşuklar, miskinler, yardıma muhtaçlardır. Yeryüzünün fethinde görev almış kürek mahkumlarının, kölelerin, emekçilerin, gladyatörlerin diğer bir deyişle tarihin figüranlarının nazarında parazit olanlarsa zenginliğini ayan beyan yeryüzünün üstünde çatır çatır harcayan ama bir o kadar da kibar olan (daha doğrusu kibar olma lüksüne sahip) insanlardır.

Bong Joon-Ho’nun büyüleyici anlatımı da işte bu göreliliğe dikkat çekiyor. Yerkürenin iki yüzünün, yerin altının ve yer üstünün çatışmasını, sembolik anlamlarını ve bu iki zıt yaşam alanının sakinlerinin doğası iki ülke arasında gidip gelen insanların anlatımıyla somutlanıyor. Üniversiteye girip sınıf atlama hayaliyle yanıp tutuşan ama içinde yaşadığı yeraltının tüm işlerini layıkıyla yerine getiren Kim Ki-woo, bu iki mahallenin deyim yerindeyse bu iki dünyanın arasında bir elçidir adeta. Bu elçiliğiyle iki dünyanın da güvenini kazanmıştır. Yeraltı dünyasının iyisidir; dostlarını unutmaz, eğlenceli ve neşelidir. Yerüstü dünyasının iyisidir; haddini aşmaz, hırslarını inkar etmez ve yeterince kibardır. Yerüstüne çıktıkça dostlarını satacak kadar inceliklidir.

Bong Joon-Ho’nun karakterleri bu göreliliği, iki dünya arası hareketliliği ve bu iki dünya arası sınırların belirsizliğini pürüzsüzce sergiler. İki dünya arası geçiş o denli pürüzsüzdür ve o denli kısadır ki sonunda yeraltı ve yerüstü aynı evin katları arasında hatta aynı evin aynı katının odaları arasında hatta ve hatta aynı evin aynı salonunun aynı koltuğunun iki ayrı ucunda birbirine komşu olur. Dahası, parazitlik öylesine görelidir ki en tipik parazit diyebileceğimiz böcek leitmotifi film boyunca izleyicinin gözüne sokulur.

Anlatıya Daha Yakından Bakış

Anlatının merkezinde bir kenar mahallenin düşük kotlu bir apartman dairesinde yaşayıp geçici işlerle geçinen Kim Ailesi bulunur. Aile hep birlikte pizza kutuları katlayıp hazırladıkları kutuları yerel bir pizza dükkanına satarak geçinmektedirler. Komşunun, yakındaki kafelerin veya dükkanların kablosuz ağ bağlantısından sosyal medyaya erişmekte, tek bir odada yemek yiyip çalışmakta olan ailenin hayatı, oğulları Ki-woo’nun arkadaşının bir kaya parçası getirmesi ve Ki-woo’ya özel ders verdiği öğrenciye ders vermesi teklifinde bulunmasıyla değişir. Güya bu kaya parçası bulunduğu eve bolluk bereket getirecektir. Arkadaşı Ki-woo’ya ders teklif ederken öğrencisinin annesinin biraz basit biri olduğunu söyler. Sonradan anlaşıldığı üzere, yeraltı dünyasının kadim dilinde “basit”lik kolayca kandırılabilir olmayı imlemektedir. Nitekim, bu kibar kadın kolayca kandırılır. Özel ders vermek için girdiği ev ahalisinin güvenini kolayca kazanan Ki-woo, düşman sathında açılan bu dar geçitten bütün bir birliği geçirecektir. Tek bir sorun vardır, türlü oyunlarla sınıfdaşlarının yerini alın Kim Ailesinin üyeleri bu fethedilmiş diyarda birbirilerini tanımıyor gibi yapmak zorundadırlar. İçerisine sızdıkları düşman kalesine iyice yerleşirler. Tıpkı konak bedenini giren bir bakteri yahut bir virüs kolonisi gibi en ücra köşelere dek sızarlar. Yerüstü ailesinin ya da filmdeki adıyla Park Ailesinin evine sızan Kim Ailesi evin eski sahibi ve evin mimarı Namgoong’un zamanında olası bir Kuzey Kore saldırısına karşı yaptığı sığınağı ve orada saklanan sınıfdaşlarını bile bulurlar.

Filmde yine eski efendiye duyulan özlem yankılanır. Eski efendi Namgoong, bilgedir, zevklidir ve zenginler diyarının eski yüzünü temsil eder. Park Ailesinin reisi ise yeni dünyanın efendilerinin temsilcisidir. Bir bilişim şirketi olan Park Dong-ik zerafete, haddini aşmamaya ve hijyene önem vermektedir. Bu takıntısı onun sonu olacaktır. Park Ailesinin yumuşak karnı çocuklarının gelişimi ve kendilerini koruma takıntılarıdır. Bu zaafın farkında olan Kim Ailesi’nin ise tek derdi yerleştikleri konağın bedeninde felekten bir gün daha geçirmek ve mümkünse yerlerini sağlamlaştırmaktır.

Sınıf Atlama Hayali ve Zapt Etmek!

Kim Ailesi kapitalizmin o eski garibanı değildir. Sınıf atlamak için okula gitmez, akıllıca girişimlerin peşinde değildir. Çok daha gerçekçidir. Yapılması gerekenler bellidir: Yeni kapitalistlerin izinden gitmek gerekir; kısa zamanda çok bağlantı kurmak gerekir; mümkünse yanı başındaki sınıfdaşını ezip onun yerine geçip efendilere yakınlaşmalı ve eğer mümkünse efendilerle kan bağı kurmalıdır. Kim Ailesi’nin sınıf atlama çözümleri bellidir: Ya içine yerleştikleri hizmetçi rolünü iyi oynayarak sahip olduklarının tadını yeterince çıkaramayan zenginlerin ihmal ettikleri nimetlerin fiili sahibi olmak ya da parlak çocuklarını zenginlerin aptal kızlarıyla evlendirmek. Elbette o kadar gerçekçidirler ki ilk seçeneği tercih ederler. Kim Ailesinin babası Kim Ki-taek bu tercihi açıkça söyler: Evin sahibidirler artık. Evin tadını çıkaracaklardır. Ama yalnız değildirler. Yıllar önce evin bodrumuna yerleşen, evin eski hizmetçisinin (Gook Moon-gwang) eşi Oh Geun-sae evin tadını çıkarmaktadır. O da eşiyle evin salonunda gizli bir burjuva yaşamı sürdürür. Bodrumda kitap okuyup evin salonunda plak çalardan gelen müziğin eşliğinde eşiyle dans edip hayatın tadını çıkarır. Kullanmak sahip olmaktır onlara göre ya da sahip olmak kullanmaktır. Evde artakalanlarla beslenirler, tıpkı parazit gibi.

Esasında parazit Park Ailesidir. Evin reisi Park Dong-ik eşinden şikayet eder: Elinden hiçbir iş gelmez, yemeklerini yemek mümkün değildir; hizmetçileri olmasa bir hafta içinde ev yaşanmaz hale gelir. Çocukları bir hiçtir. Kızları hayal alemindedir, kendisine yakınlık gösteren tek kişiye, diğer bir deyişle eve gelen İngilizce özel ders öğretmenlerine aşıktır. Oğulları ise evin bastırılmış bilgesidir. Evde olan bitenleri tamamen sembolik bir düzlemde de olsa anlayan tek kişi odur. Yıllar yılı bodrumda yaşayan adamı da eve yeni yeni yerleşen işgalcileri de bilir. Ne var ki, oğullarının bildikleri çoktan yaftalanmıştır: Travma. Çıplak gerçeğin üstü deli gömleğiyle örtülmüştür.

Çıplak Gerçek ve Sömürü

Yok. Parazit sosyalist gerçekçi bir anlatı değil. İyi ki de değil. İyiler ve kötüler; emekçiler ve kapitalistler; grev kırıcılar ve sınıf intiharı yapan erdemliler yok. Bunların hepsi iç içe geçmiş, yeni dünya düzeninin kapitalizmi içinde üretim yerlerinde bir araya gelmeyip birbirlerinin üstüne basan emekçilerin öfkesi ve içinde bulundukları kısır döngülerle kapitalizmin bolluk yaratan o şaşaalı günlerinin silik izi sergilenir Parazit’te.

Artık sınıf savaşına gerek yoktur. En azından açıktan bir savaşa gerek yoktur. Sıcak savaşın yerini soğuk savaş almıştır. Kuzey Kore medyasının sansürcü ve kendinden emin dili ti’ye alınsa da esasında oklar kapitalizme çevrilir. Sansür ve kendinden emin eda, kapitalizmde yeniden üretilir. Bu kez ışık oyunlarıyla yeraltının üstü örtülür; güvenlikleştirilenler ve medyalaştırılanlar gerçekliklerinden kolaylıkla kopartılır. Evet, savaş artık sıcak değildir. Soğuktur hem de buz gibi. Caydırıcılıkla korunur sınırlar ve insanlar. Kuzey Kore’nin nükleer füzeleriyle ses ve görüntü kayıtlarıyla yapılan şantajlar arasındaki benzerlik çok çıplak bir biçimde gözler önüne serilir filmde. Artık şantajla yürümektedir ilişkiler. İpler gerilmiştir. İpleri tutan eller artmıştır ama yine de gerilen iplerden oluşan yapının üstünde cambaz estetik fakat emin adımlarla yürümektedir. Kapitalizm ayaktadır. Birbirlerine tehditkar ve ürkek iplerle bağlı milyonların alışmışlıkları, garibanlıkları, öfkeleri ve hırsları kapitalizmi ayakta tutar.

Yok. Parazit bir ezber değil. Batı’ya yazılmış bir mektup hiç değil. Güney Kore’nin tanzimat zihniyetini ti’ye alırken doğuya özgülüğe sarılmaya hiç yeltenmemiş Bong Joon-Ho. Evrensel olanı ufacık bir dünyadan çıkartıp gözler önüne sermiş. Evrensel olan, Joker’de görüp de Batman gümbürtüsüyle kaybolan o pek insanca dürtüler ve çaresizliklerdir kapitalizm karşısında. İşte o dürtü ve çaresizlikler filmin sonunda da yaşatılmış. Canavarca cinayetler, sinip bodrumda yeniden köleliği seçiş ve hayallerde tıpkı zenginler gibi iyi niyetli, zenginler gibi kibar olan yeniyetme bir nobranlık… Hepsi var. Başta ne varsa sonda daha görünür, daha açık; ama ne eksik ne fazla!

 



01/03/2020



Yazarın diğer yazıları

Hayaller Göklerde ama Gerçekler Yerin Dibinde! (01/04/2020)
Hayal Et Senin de Olur! Belki sen de Mesihsindir! (01/02/2020)
Tevazu Eksik Kaldı! Şükran Borçluyuz! (01/01/2020)
Öbür Dünya’da Kibir ve Bazı Sorular (01/12/2019)
“Güzel ve Yalnız Ülke” Yalnız Olmak Zorunda mı? (01/11/2019)
Gerçeklik Üstüne ve Kuşlar Uçuyor (01/10/2019)
Görünmez Adam, Görünmez El ve Görünmezlerle Savaş (01/08/2019)
Hoşgörü, Kamu Yararı, Halk Sağlığı ve Taktik! (01/07/2019)
Kucaklayarak Fetih: İman Dolu Göğsün Zaferi (01/06/2019)
“Yeni Konjonktür” Eskidi mi Acaba? (01/05/2019)
Sanal Gerçeklikler, Medya Yalanları ve Nefes Alınan Yeni Bağımlılıklar (01/04/2019)
Felsefe İzmir’e Çok Yakışıyor (01/03/2019)
Ölümden Öte Ne Var? (01/02/2019)
İnsana Dokunma Ustası: İsmail Usta (01/01/2019)
Makas Açılıyor! (01/12/2018)
Felsefeye Çok Ama Çok İhtiyacımız Var (01/11/2018)
Bu Şafaklarda Tüten En Son Ocak: Yeniden Cumhuriyet (01/10/2018)
Eğitimde Dil Birliği ve Acil Adımlar (01/09/2018)
Öfke Patlamaları, Düşünce ve İfade Özgürlüğü ve Nefret Söylemi (01/08/2018)
Ahlat Ağacı, Bezelye Taneleri ve “Güzel ve Yalnız Ülkem” (01/07/2018)
Özgürlük Üzerine (01/06/2018)
Okulların Çöküşü Kutlu Olsun! Okul Öldü, Yaşasın Okuma! (01/05/2018)
Eleştirel Düşünme ve Münazara (01/04/2018)
Eleştirel Düşünme ve Matematik Müfredatı (01/03/2018)
Eleştirel Düşünme Denemeleri: Bir Eleştiri Üzerine (01/02/2018)
Eleştirel Düşünme Denemeleri: Liberal Ekonominin Varsayımları ve Ezberler (01/01/2018)
Mantık Eğitimi ve Demokrasi (01/12/2017)
Dil Bilinci ve Mantık (01/11/2017)
Mesaja İhanet mi? Mesajı Anlamak mı? (01/10/2017)
Bağımlılıktan Kurtuluşta İrade Gücü ve İrade Çatışması (01/09/2017)
İrade Çatışmasından Çıkış veya Çatışmadan Kurtulmak (01/08/2017)
Kaybolmuşluktan Varoluşa (01/07/2017)
Ahlaka ve Hayale Sığınan İyi Yürekli İnsanlara! (01/06/2017)
İklimler ve Esen Yeller (01/05/2017)
Önce Bir Karaltıydı Hepsi, Durabilirdi Belki (01/04/2017)
Sıradanlıktan Olağanüstülüğe: Atatürk Modeli (01/03/2017)
Korkudan Korkmak ya da Korkuya Koşmak (01/02/2017)
Un Ufak Olmanın Hikâyesi: İnsanca pek insanca (01/01/2017)
Bir Yurt Gezisi ve Barbarlık (01/12/2016)
James Bond, Bulgakov ve Avam Korkusu (01/11/2016)
Sınırları Aşmak (01/10/2016)
Türkçe Eğitim-Öğretim İçin Kimi Sorun Ve Öneriler (01/09/2016)
Bilim, Teknoloji ve Bilimsellik (01/08/2016)
Sürdürülebilir Kuzey için Sürdürülemeyen Güney (30/06/2016)
Sahi biz neden matematikte bu kadar başarısızız? (01/06/2016)
Canavarlıktan Kurtuluş (01/05/2016)
Canavarlıkla Mücadele için Toplumsal Ölçekte Gerekli Pozitif Düzenlemeler (01/04/2016)
Canavarı ve Canavarlığı Tanıyalım (01/03/2016)
Canavar Yaratmak ve Canavarı Görmek (01/02/2016)
Bize Aziz Nesin Gerek! (01/01/2016)
Karikatürler ve Gerçek (01/12/2015)
Yeni Paradigmanın Habercileri: Anomaliler! (01/11/2015)
Şu Sıfırları Harbiden de Bir Atsak Ya! (01/10/2015)
Türk’ün Suyla İmtihanı: Nil taşkınlarından Ankara metrosuna (01/09/2015)
Bilim Dışı Yollara Tutunmak (01/08/2015)
İnsanca yaşamın olanağı: Sistemin Frankensteinları (01/07/2015)
Bıkanlar ve Sıkılanlar için Rehber Sorunlar ve Eski Çözümler: Bıkmadık mı? (01/06/2015)
Aklayıcılara Karşı Bilim ve Akıl! (01/05/2015)
Çok Partili Tek Merkezli Demokrasinin Gül Kokulu Reçetesi (01/04/2015)
5. Frank ve Adaletsizlik! (01/03/2015)
Cadı Kazanları Devriliyor! (01/02/2015)
Felsefe Düşünerek Yapılır (01/01/2015)
Sözde Akademik Çalışmaların Silahı: Palavra! (01/12/2014)
Özgürlük Üzerine Düşüncelerle Hasan Ali Yücel (01/11/2014)
Seçimler ve Karar Alma Süreçleri 6 (01/10/2014)
Seçimler ve Karar Alma Süreçleri 5 (01/09/2014)
Seçimler ve Karar Alma Süreçleri 4 (01/08/2014)
Seçimler ve Karar Alma Süreçleri 3 (01/07/2014)
Seçimler ve Karar Alma Süreçleri 2 (01/06/2014)
Seçimler ve Karar Alma Süreçleri 1 (01/05/2014)
Anketler Üzerine Genel Bir Eleştiri (01/04/2014)
Demokratik Seçimlerde Dil ve Referans Sorunsalı (01/03/2014)
Derin Devlet Karaya Oturdu, Muhalefetse Kızağa! (01/02/2014)
2014´e girerken Türkiye Aklını Arıyor! (01/01/2014)
“Olmasaydı da Olurduk” Safsatası (01/12/2013)
Türkiye Cumhuriyeti´nin Özdeşlik Sorunu (01/11/2013)
Çevirmenlik: Kardeşlik İşçiliği (01/10/2013)
Peripatetiklerden Meşşailere Gezerek Düşünmek Düşüncede Gezinmek (01/09/2013)
Çoğalan Ateş Hırsızları ve Demokrasi (01/08/2013)
Antimilitarizm ve ´´Mustafa Kemal´in Askerleriyiz!´´ (01/07/2013)
“Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” (01/06/2013)
Akıl, “Akil” ve Hurafe (01/05/2013)
"Demokratik" Olan Nedir? (01/04/2013)
Nesnellik, Tarafsızlık ve “Realite” (Son) (01/03/2013)
Nesnellik, Tarafsızlık ve “Realite” (3) (01/02/2013)
Nesnellik, Tarafsızlık ve “Realite” (2) (01/01/2013)
Nesnellik, Tarafsızlık ve “Realite” (1) (01/12/2012)
Narsisizmin Köleleri ve Efendileri (01/11/2012)
Anayasa Tartışmalarının Öğrettiği: Önderlik ve Milli Anayasa (01/10/2012)
İdeolojisizleştirme Yalanına Karşı İdeoloji (01/09/2012)
Anayasanın Neliği ve Anayasal Güvence (01/08/2012)