Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Adınız Einstein İse, Size Planc, Elizabeth, Albert Gibi Dostlar Gerek

Ahmet Mümtaz İdil

Belgenland transatlantiği, Belçika’nın Antverpen limanına demir attığında takvim yaprakları 29 Mart 1933’ü gösteriyordu.

Transatlantik çok önemli bir yolcu taşıyordu: Albert Einstein...

ABD’den ayrılmadan bir gün önce Einstein, New York’taki Alman başkonsolosluğuna uğrayarak, Alman pasaportunu görevlinin masasına koymuştu: «Artık Alman vatandaşı olmak istemiyorum!”

Einstein’ın Kaliforniya Teknik Üniversitesi’yle yaptığı anlaşmanın süresi bitmişti. İlerisi için hiçbir planı yoktu. Tam bu sırada Belçika Kral ve Kraliçesi’nin davetini kabul ederek Belçika’ya gitmeye karar verdi. Belçika Kraliçesi Elizabeth seçimlerde sosyalistlerden yana tavır koyduğu için, ülkedeki sağcılar tarafından hedef haline getirilmişti. Kral Albert ile Einstein’ın dostlukları eskilere dayanıyordu.*

Einstein’in Antverpen’den Brüksel’e gideceği trene binmeden önce kendisine bir mesaj iletmişlerdi: «Kraliçe Elizabeth ve ben, sizi gelir gelmez, ayağınızın tozuyla akşamüzeri çayına bekliyoruz. Sizi kraliyete ait bir araba karşılayarak buraya getirecek. Dostunuz Albert...”

Tren tam zamanında krallığın yazlık sarayının yakınlarındaki küçük istasyona girdi. Şoför uzun süre trenden Einstein’ın inmesini bekledi. Birinci sınıf vagonların önünde ileri geri yürüyor, ayaklarının ucuna basarak trendeki yolcular arasında kendisine tarif edilen beyaz saçlı bir profesör arıyordu, ama tarife uyan bir tek yolcu bile yoktu!

Şoför yazlık saraya döndü ve trenden Einstein’ın inmediğini, onu bulamadığını söyledi. Misafir kesinlikle trende yoktu.

Kral Albert duruma şaşmakla birlikte, Einstein’ın verdiği sözü ancak dalgınlığından unutabileceğini varsayarak, normal karşıladı. Yeni bir not yazmak üzere odasına çekildi. Einstein’i, bu dalgın bilim adamını, Antverpen limanında yalnız bırakmaya hiç niyeti yoktu. Oradaki adamlarının Einstein’e gereken nezaketi göstermeleri için bir an önce haberdar etmesi gerekiyordu.

Bir saat kadar sonra kapısı çalındı. Hizmetkârlardan biri, Einstein olduğunu iddia eden birinin kapıda beklediğini haber veriyordu.

Albert büyük bir keyifle kalemini masaya çarparak, «İşte,” diye bağırdı. «Bu benim dostum, adaşım Albert!”

Evet, oydu! Buruşuk pardösüsü toz içindeydi. Belli ki yayan gelmişti. Yüzünde olağanüstü sıcak bir gülümseme vardı, keyfi yerindeydi yani. Ayakkabıları boyasız, hatta eskiydi. Geniş kenarlı bir şapka vardı başında ve yanlardan beyaz saçları dökülüyordu. Şoför haklıydı, kimse bu pejmürde kılıklı adama bakıp da tüm dünyanın konuştuğu Albert Einstein diyemezdi, Albert hariç.

Üstelik Einstein, sanılanın aksine birinci sınıf vagonda değil, üçüncü sınıf vagonda seyahat etmişti ki, bu şoförün aklının ucuna bile gelmezdi.

Aynı anda Kraliçe de kapıda belirdi. Her ikisi de coşkuyla Einstein’i kucakladılar ve sarayın kabul salonuna götürdüler.

Konuşacak çok şey vardı, ama Kraliçe daha da sabırsızdı. Einstein ile birlikte keman çalmak istiyordu, birlikte düet yapmayı çok özlemişti. Kral Albert ise tutkulu bir dağcıydı ve İsviçre Alpleri üzerine Einstein ile uzun uzun konuşmaya can atıyordu.

Kral da, Kraliçe de son derece heyecanlıydılar.

Günler sonra Kraliçe Elizabeth, Einstein’i Brüksel Sarayı’na davet ettiğinde bu kez yüzünde neşe yerine büyük bir kaygı vardı. Adolf Hitler, Einstein’ın Belçika’da olduğunu öğrenmişti ve onun mutlaka yakalanıp huzuruna getirilmesini istiyordu. Belçika o sıralarda Nazi subayı kaynıyordu ve her an Einstein’ı ihbar etmeleri ve yakalanmasını sağlamaları mümkündü. Hitler, yalnızca Einstein’ı bahane ederek Belçika ile diplomatik ilişkileri gerecek kadar çılgınca politikalar üretebilecek bir diktatördü ve herkes bir şekilde ondan çekiniyordu.

Elizabeth derin bir soluk aldıktan sonra, «Naziler her yerde. Her an sizi bulabilirler. Bu nedenle sizin kimsenin bulunmadığı ıssız bir yere taşınmanızı istiyorum. Korunmanız için gereken her şey yapılacaktır.”

Einstein sakindi. «Korunmaya ihtiyacım olduğunu sanmıyorum,” diye karşılık verdi. Albert ve Elizabeth’in ısrarları üzerine Einstein, Atlantik Okyanusu kıyısındaki balıkçı köylerinden birine yakın bir eve yerleşti. Ama Naziler ve Hitler rejimine yakın gazetecilerin onu bulmaları uzun sürmedi. Bir gazeteci yerini tespit ettikten sonra şunları yazdı: «Almanya’dan kaçan eski militan, Yahudi Albert Einstein Kral ve Kraliçenin himayesinde Loco Sur Mer köyünde saklanıyor.”

Aynı gazeteci, daha baskın yapılmadan Einstein’in bu küçük köydeki evini ziyaret ederek, bazı sırları ve formülleri iki yüz bin frank karşılığında Hitler’e satmasını önerdi. Kral ve Kraliçe bunu çabuk öğrendiler ve gazeteciyi tutuklattılar. Ama ok yaydan çıkmıştı. Ortalık iyice karışınca, Naziler de Einstein’in bulunduğu eve gelemediler, zira bir Belçika polis ordusu bilim adamını korumak üzere evi kuşatmış durumdaydı (polis orduları bu gibi işlerde de kullanılabiliyor demek ki). Yaklaşmak, küçük çapta bir savaşa bile neden olabilirdi.

Einstein korunmasına korunuyordu, ama hem Hitler’in Belçika’ya düşmanca tavrını geliştirmesine bir bahane oluyordu hem de tehditlerin ardı arkası kesilmiyordu. Einstein’e ulaşamayacağını anlayan Gestapo, ona yakınlarını öldürmekle tehdit eden mektuplar gönderiyordu. Tam bu sırada Alman Bilim Akademisi de Einstein’e bir mektup göndererek, onu üyelikten çıkardığını tüm dünyaya duyurdu. Bu kararıyla Alman Bilim Akademisi tarihine kara bir leke sürmüş oluyordu.

O sıralarda Alman Bilim Akademisi’nin genel sekreteri ünlü fizikçi Max Planck’tı ve Einstein’i Berlin’e davet eden, Akademi’ye üye yapan kendisiydi. Bu durum Planck’ı zor durumda bırakmıştı. Birlikte uzun süre piyano-keman düeti yapmış, hoş zaman geçirmişlerdi. Şimdi sevgili dostunu, bilim arkadaşını Akademi üyeliğinden atmak zorundaydı.

Hitler’e gitti. Amacı sadece Einstein’ı anlatmak değil, aynı zamanda Yahudilerle başlayan «ırkçı” politikaların yanlışlığını anlatmaktı. Hitler’in saf Alman ırkını koruma altına almak için çıkarttığı «Gerçek Alman” yasa maddesini uygulamaması için ikna edebileceğini düşünüyordu. Hitler’in bir açılış için verdiği resepsiyonda yanına yaklaşarak Einstein ve ırkçılık konusundaki düşüncelerini anlattı ve diktatörün yüzüne bakarak umutla bekledi.

Bir süre sessiz duran Hitler ansızın öfkelenerek bağırmaya başladı. Kendini kaybetmiş gibiydi. Yumruklarını sıkıyor, kollarını havada dolandırıyor, Planck’ı yumruklayacakmış gibi tehdit ediyordu. Bir yandan da sağ bacağıyla sürekli yere tekme atıyordu. Herkes Hitler’in bir kriz geçirdiğini sanmıştı. Korumalar ise Hitler’e bir suikast düzenlendiğini sanarak bir anda etrafını sardı. Planck yaka paça önce salonun, ardından binanın dışına çıkarıldı ve kaldırıma terk edildi.

Eve döndüğünde Planck kendini çok kötü hissediyordu. Hemen bir kağıt kalem alarak yakın dostlarından birine şunları yazdı: «Bu iğrenç muameleden sonra daha fazla yaşamayı hiç ummuyorum.”

Birkaç gün sonra Akademi Genel Sekreterliği görevini iki Nazi’ye devrederek görevinden ayrıldı ve hastalığını bahane ederek evine kapandı.

1. Dünya Savaşı’nda büyük oğlu Karl’ı kaybeden Planck, bu olaydan yıllar sonra, Hitler’e 20 Temmuz 1944’te düzenlenen suikaste karıştığı iddiasıyla, düzmece delillerle küçük oğlu Erwin’i Gestapo’ya kurban etti. Planck’ın Nazilere katılması koşuluyla oğlunun affedilebileceği haberi gönderilmesine karşın Planck bunu kabul etmedi.

Planck böyle bir dosttu işte... Ödün vermez bir kişiliği vardı ve şimdi Einstein konusunda zor durumdaydı.

Einstein, Planck’ın Akademi Genel Sekreterliği’nden ayrıldığını duyduğunda, «Ruhu, bu sert çağa uyum sağlayamayan Max için gerçekten çok üzülüyorum,” demişti.

Einstein’ın korkup yılacağını düşünen Naziler, onun kişiliği hakkında müthiş yanılgı içindeydiler. Brüksel gazetelerinden birinde Nogan adlı heyecanlı bir okur şunları yazmıştı: «Naziler Belçika sınırını ihlal ederse, Einstein’ın Belçikalı gençlere tavsiyesi ne olur?”

Einstein beklemeden yanıtını verdi: «Savaşmak! Kanının son damlasına kadar savaşmak!”

Oysa herkes çok iyi biliyordu ki, Einstein savaş karşıtı bir bilim adamıydı. Herkes bu yanıta çok şaşırmıştı. «Bu sözleriniz sizin gibi savaş karşıtı biri ile nasıl uzlaşır Bay Albert?”

Einstein bu da şöyle yanıt vermişti: «Şu an edilgen kalmak için uygun zaman değil. Bu tür pasif hareket ve düşünceler bizi Nazilere karşı verdiğimiz mücadelede zayıf düşürür. Ölüm kalım söz konusu ise savaşmak gerekir.”

Diktatör Hitler yalnızca Einstein’i değil, onur mücadelesi veren ve bu konuda hiç ödün vermeyen çoğu bilim adamını kendi yanına çekmeyi başaramadı. Mengele gibi insan kasaplarıyla çalıştı, deneyler insanlar üzerinde yapıldı, Walter Nernst zehirli gazlar üzerine çalıştı, Fritz Gaber havadan ölümcül azot gazı elde etmeye çalışırken, Hindenburg ve Mac Kenzi Alman orduları için patlayıcı maddeler üretmekteydi.

Hitler’in bilim adamları işte bunlardı.

Evet, diktatörler de sever yeter ki bilim insanı, sanat insanı olmasın... Yeter ki insanı sevmesin.

* Einstein, Vladimir Yevgenyeviç Lvov, Etkin Yayınları



01/02/2015



Yazarın diğer yazıları

ÜÇ DEVRİM (01/11/2017)
Yeni Dünya Savaşları (01/10/2017)
Şiddetin Önlenemez Tırmanışı (01/07/2017)
Toplumsal Olaylarda Derinlemesine Perspektif (01/06/2017)
Nobel’i Reddetmek Kazanmaktan Daha Zor (01/05/2017)
Nihilist Diye Kartvizit Bastırılmaz (01/03/2017)
Satrançta Bile Vezir Var, Bizim Başkanlıkta Yok (01/02/2017)
AYIYLA DANSA HOŞ GELDİNİZ (01/01/2017)
Dans, Birilerinin Önünde Düzgün Yürüyebilme Becerisidir (01/12/2016)
İslamı Böyle Kirlettiniz, Farkında Mısınız? (01/11/2016)
Mastroianni ve Cep Telefonu (01/10/2016)
Atomaltı Dünyada Yaşar Gibiyiz (01/09/2016)
Bir kahraman yaratmak (01/08/2016)
GECİKMİŞ ADALET ADALET Mİ? (30/06/2016)
*SİYASETİN OLMAZSA OLMAZI: KOMPLO TEORİLERİ* (01/06/2016)
ÜÇ DEVRİM (01/05/2016)
ZERRAB’I ABD’YE KİM DAVET ETTİ ? (01/04/2016)
KÂBUS (01/03/2016)
Yıl 1971...
 (01/02/2016)
Romanda İki Merkez (01/01/2016)
Seni Eskimeyen Yaşlı Ellerinden Tanıdım (01/12/2015)
Yalnız Değiliz, Biz Yalnızlığı Tercih Ediyoruz (01/11/2015)
Özlemediniz mi Güzel Sesleri, Filmleri, Kitapları… (01/10/2015)
İlkel Kulak Eşlikli Müzikten Hoşlanır (01/09/2015)
Terör Yine Sahneye Sürüldü (01/08/2015)
Bir Şifre Çözücü Lazım (01/07/2015)
Bıkmadınız mı? (01/06/2015)
Robin Hood, Stenka Razin, Pugaçev ve Diğerleri… (01/05/2015)
İmparatorluk mu İsteniyor? Hay Hay … (01/04/2015)
Yeni Dünya Savaşları (01/03/2015)
Steve Biko’yu Tanır mısınız? (01/01/2015)
“Velevki” Söylediklerinin Hepsi “Fıtrat” Olsun (01/12/2014)
Tarihin En Vahşi Terör Örgütü (01/11/2014)
Şeytana Ruhumuzu Satacağız da, Kaça?lar (01/10/2014)
Andre Malroux’un Kedileri (01/09/2014)
Ataol Behramoğlu (01/08/2014)
Ve Amerika Yine Sahnede (01/07/2014)
Satranç Tahtasına Dikey Bir Sütun Daha Yerleştirelim… (01/06/2014)
Riego Adalet Diyordu, Halk Ferdinand Dedi (03/05/2014)
Hukuka İhtiyaç Hiç Bu Kadar Olmamıştı (01/04/2014)
Pin-Pon Maçında Sona Doğru (01/03/2014)
“Hain” Kelimesinin Bile İçi Boşaltıldı (01/02/2014)
Perşembenin Gelişi… (01/01/2014)
Şimdilik, Ama Şimdilik Erdoğan Önde (01/12/2013)
Muhalefet İktidar Olmaktan Korkar mı? (01/11/2013)
Şiddetin Önlenemez Tırmanışı (01/10/2013)
Toplumsal Olaylarda Derinlemesine Perspektif (01/09/2013)