Seçim Sürecinde Siyasal Değil Sayısal İş Birliği İhtiyacı

41 yaşındayım ama hala 1994 ve 1999 yerel seçimlerinin travmasını atlatabilmiş değilim. Ankara ve İstanbul’un hiçbir mantıklı gerekçeyle açıklanamayacak kadar bariz bir şekilde Milli Görüş geleneğine teslim edilmesini idrak edemiyorum. Zira döneme dair okuduğum merkez sol içi siyasal rekabete dair metinlerde dikkate değer hiçbir şey göremedim.

Kişisel hırslarına yenilerek bu sonucu elleriyle hazırlayan siyasilerin tutumlarını gördükçe 21 yıllık bir iktidarın nasıl yükseldiğini anlamak pek de zor olmuyor. Kim kime ne demiş olursa olsun, kim kime hangi eleştiriyi getirmiş olsun iki noktada merkez solun yenildiğini görüyoruz. Birincisi Milli Görüş geleneğinin yükselişini ciddiye almıyor gibi görünen ve ülkenin tapusunu kendisinde zanneden tuhaf bir özgüven, ikincisi de merkez soldaki partilerin birbirlerini Milli Görüş partilerinden daha tehlikeli olarak gördüklerini bize zannettirecek kadar düşmanca bir tutum almalarıdır. Ülkenin kurucu iradesi ve kurucu liderinin partisinin geleneği içinde yetişmiş siyasetçilerin kendi arasındaki rekabetin, ülkenin tüm ulusal güvenlik endişelerinden üstün olduğuna dair sahip oldukları kurgu göz göre göre ve üst üste seçim yenilgisi ile sonuçlanmıştır.

1994 ve 1999 yılındaki bu yenilgiler sanki hiç yaşanmamış gibi bugün hala aynı kibirli inadın büyük bir hızla devam ettiğini görüyoruz. Tüm muhalefet partilerinin söylemde AKP iktidarına karşı gibi görünmesine rağmen büyük bir iştahla iki önemli kenti iktidara yeniden teslim etme konusundaki çabalarının iktidar tarafından büyük bir memnuniyetle karşılandığını düşünmek hiç zor değil. Zira basit bir matematik hesabı dahi içinde bulunduğumuz durumu bize özetliyor. Bahsi geçen her iki seçimdeki oy oranlarına bir bakın. Yetmezse 14 ve 28 Mayıs seçimlerinin sonuçlarına bakın. Yaklaşık %5’lik fark üzerinden muhalif görünümlü iktidar yandaşlarının nasıl popüler olduğunu ve plana sadık kalarak AKP iktidarını perçinlediğini unutmayın.

Elimizdeki sayısal veriler bu meselenin ne kadar ciddi bir boyutta olduğunu göstermesine rağmen hala kişiler arası politik mücadelenin ve nedense sadece seçim dönemlerinde gündeme gelen “ilkesel” tartışmaların yarattığı yapay gündemin girdabında yeniden sürükleniyoruz.

Eğer mevcut iktidardan rahatsız olma konusunda samimi iseniz kendi aranızdaki ve halkın geçim gündemiyle hiçbir alakası olmayan tartışmalarınızı bir yana bırakır ve basit bir matematik ile sandıkta nasıl galip gelineceğinin yollarını arasınız. Eğer sözde siyasal farklılıklar vs. üzerinden karşınızdaki en az %50’lik bloğu görmezden gelip bölünerek aradığınız akıldışı galibiyet senaryolarında inat ediyorsanız o zaman derdinizin iktidar değil koltuk olduğunu sonucuna varmakta hiç zorlanmayacağız. Makam ve mevki elde edilebildiği müddetçe mevcut iktidarın kim olduğunun önemli olmadığını ve her partinin yalnızca kendi ikbali için siyasal yaşamda var olduğunu da düşüneceğiz. Şayet bu ikincisi doğruysa kireçlenen siyasal liderliklerin inşa ettiği politik cemaatlerin bu ülkenin geleceğine dair bir seçenek olmadığını, gerçek bir halkçı alternatifin yaşama geçirilmesi gerektiğini de gündeme getireceğiz.

Yerel seçim süreci temelde güçlü bir ideolojik söyleme sahip olmadığı için ilkesel bir söylem geliştirmeye gerek yoktur. Seçimlerin gündemde olmadığı dönemde ilkesel bir tutum almaya gerek görmeyen parti yönetimlerinin herhangi bir ittifak tartışmasında ilkesel(!) gerekçelere dayanarak itiraz yükseltmesi anlaşılabilir de değildir, samimi de değildir. Öte yandan belirli talepler yerine gelmediği için, başka bir ifadeyle sadece istediğini alamadığı için iş birliğine dair olumsuz eleştiri yapan siyasiler ise çok daha trajikomik bir pozisyona düştüklerini umarım fark ediyorlardır.

İttifak” siyasetini 2023’teki tecrübeye dayanarak sayısal olarak güçlü olan partiye teslim olmak gibi algılayan ya da bu konuda yalnızca kendisinin bir oy deposu gibi göründüğünü zanneden partilerin endişesi 21 yıllık tahakkümden daha büyük gibi görünmektedir. Böylesi bir süreçte oluşturulacak bir ittifakın kendi iç dengesinin sağlanması ve tüm bu endişelerin giderilmesi, uzun ve derin bir otoriter rejim altında bulunmaktan esasında daha kolaydır. Her bir politik öznenin varlık gösterme çabası ve başka bir partinin “gölgesinde” kalma endişesi elbette kabul edilebilir bir durum olarak görülebilir. Ancak şu an karşımızdaki sayısal duruma ve ülkedeki oy dağılımına baktığımız zaman koalisyon dönemindeki oransal dengeye sahip olmadığımız için 90’larda yaşıyormuşuz gibi davranmak da anlamlı değildir. Hatta bugünkü durum çok daha çetrefillidir. Zira 1994 ve 1999 seçimlerinde merkez solun ortak aday çıkarmadığı için Milli Görüş partilerine kaybettiği seçimlerde iki farklı merkez sağ partinin de hatırı sayılır oy aldığını, merkez sağdaki bu oyların bugünkü oy dağılımında hangi partilere denk düştüğünü de gözardı etmemek gerekir.

Her şeye rağmen muhalefet partileri hayal görmeye ve hiçbir bilimsel temele sahip olmayan kurgu anketlerle “kafası karışık” seçmenlerin çokluğunu gerekçe göstererek kendi bağımsız tavrını meşru kılmaya çalışıyor. Türk siyasal hayatının uzun bir süredir “çift kutuplu” olduğu gerçeğini yok sayarak yürünen her yolun nereye çıktığını gördüğümüz sayısız örneğe sahibiz. Yerel seçimlerde kritik önemdeki kentleri iktidar partisine devredip devretmemek tamamen muhalefet partilerinin sorumluluğundadır. Olası bir kayıpta fail aramaya da gerek olmayacaktır.

Bunları da sevebilirsiniz