“Kerameti Kendinden Menkul” : Türk Siyasetinde Ego-Santrik Bunalım

Türkiye’de siyasal tartışmaların liderler üzerinden şekillenmesi terk edemediğimiz kötü bir alışkanlık gibi… Liderlerin böylesine merkeze alınması iki farklı hastalığı teşhis etmek için araç niteliğindedir. Bunlardan ilki yönetici-yönetilen ayrımı arasındaki uçurumun hala modernite öncesindeki seviyede kalmış olması, diğeri de kitlelerin siyaseti ilkesel düzlemde değil kişiler düzleminde konuşacak kadar aydınlanmanın öncesinde kalmasıdır.

Lider merkezli siyasal tartışmaların gelip gelebileceği en üst seviyenin politik magazin sınırlarını aşmayacağını halen idrak edememiş olan bizler bir şekilde belirli siyasi liderlerin iki dudağından çıkan söze odaklanmış bir şekilde ülkedeki siyasal gelişmeleri anlamaya ve yorumlamaya çalışıyoruz. Burada ufak bir parantez açmak gerekirse elbette liderler günümüzde söylediği her sözün tek başına sahibi değil, partilerin siyasi söylemlerinin birer ekip işi olduğunu görüyoruz. Ancak partinin söylem üretme süreci kitlelerin dikkatinden kaçarken yalnızca son durakta ağızdan çıkan söze odaklanıldığı için “kişi” merkezli bir siyaset anlayışından da kurtulamıyoruz.

Yöneten ile yönetilen arasındaki uçurum kapanma eğilimi bile göstermediği için yöneticinin sözü son tahlilde “makbul” olarak kabul edilmektedir. Bu durum ise devrimci ve demokratik bir tutum benimsemiş partiler açısından olmazsa olmaz olan “kolektif” kültürün aşınması ile sonuçlanmaktadır. Tüm partiler açısından bakıldığında ise lideri kitlesinden her geçen gün daha koparan bir soyutlama, lidere neredeyse “kutsal” bir dokunulmazlık sağlarken kitlenin karar alıcı mekanizmadan daha da dışlamasını yalnızca alınan kararları uygulayacak ve savunacak noktaya gerileten bir edilgenliğe maruz kalmasını sağlamaktadır.

Kişilere odaklanmak diğer yandan partilerin kuruluşundan bugüne içinden geçtiği tüm sürecin göz ardı edilmesini de beraberinde getiriyor. Partilerin tarihsel önemini, temel ilkelerini, yaşadığı tüm tarihsel kırılmaları yok sayarak yalnızca bugün itibariyle ne dediğine bakıyor, onu da yalnızca liderin ağzından çıkan cümleler çerçevesinde tanımlamakta bir sakınca görmüyoruz. Bu durum tüm partilerin yekpare birer bütün olduğu önyargısının oluşmasını da sağlıyor. Ancak siyasi partilerden beklediğimiz ilkesel tutarlılık ve politik doğrultu talebi ile sadece liderin konuştuğu tekseslilik aynı şey değildir.

Siyasetin bu denli kişi merkezli okunmasına dair elbette yüzyıllar öncesine geri çekilebilecek bir tarihsel anlatı üzerinden köklü bir yapısal sorun okuması yapılabilir. Ancak bizim dikkat etmemiz gereken yer sahip olduğumuz sorunun kökenlerini öğrenerek kanıksamak değil bunu değiştirebilmek için ne yapmamız gerektiğini düşünmek olmalıdır. Zira kişi merkezli siyasetin neredeyse her partide oldukça güçlü bir yere sahip olması Türkiye’deki siyasal farklılaşmanın en kötü ortaklığı olabilir.

Siyasal önderlik makamı bu dokunulmazlığını koruduğu müddetçe siyasette kolektif karar alma ve müşterekleri belirleme imkanı da doğal olarak ortadan kalkmış oluyor. Lider ise kendisini partisi içinde her şeye muktedir olduğunu düşünerek partinin ve seçmenlerinin geleceği ile kendi ikbalini ustalıkla birbirine de bağlamış oluyor. Bu sayede de parti üyelerinin ya da sempatizanlarının geleceğini elinde bulundurma “kudretini” hiç çekinmeden dile getiren liderlerin ülkedeki politik matematiğe tamamen aykırı bir biçimde dominant söylemler geliştirdiğine tanıklık ediyoruz. Sahip oldukları oy oranlarına, anketlere ve sokaktaki gerçek temsil gücünü dikkate almadan hiçbir ciddiyeti olmayan ve parti merkezli olduğu belli olan uydurma anketler ve sosyal medyadaki “sanal” destekler aracılığı ile hiçbir ittifaka gerek duymadan seçim başarısı vadediyor.

Sürekli “biz” demelerine rağmen aslında yalnızca kendisini işaret eden liderlerin kendine dair herhangi bir fikri “milletimiz böyle istiyor” diyerek sağ popülizmin söylemlerinde destek araması kimseyi incitmediği gibi yöneticisi ile kurduğu katı hiyerarşiyi iliklerine kadar sindirmiş kişiler içinde “demokrasi” olduğunu iddia ettikleri bir mücadeleyi sürdürüyor. “Şeyh uçmaz, mürit uçurur” sözünü her gün bir kez daha pekiştirerek ülkenin en etkili kamu spotu olmasını sağlayan siyasal kültürün yöneticilerinin bir bölümü sahip oldukları oy potansiyeli ile muktedir olma halinden memnunken hiçbir reel veriyle açıklanamayacak ölçüde gücü olduğunu iddia eden düşük oy potansiyeline sahip yöneticiler ittifak kurmaya çalışırken asimetrik talepler ve tehditlere sürece yön vermeye, ittifak istemediklerini bağırarak anlatırken de zaten kimseye ihtiyaç duymayacak kadar güçlü olduklarını söyleyerek iktidardan ziyade muhalefetteki rakiplerinin itibarını zayıflatma gibi ilginç bir siyaset matematiği uygulamaya çalışıyor.

Türkiye’nin siyasal yelpazesi ve buna bağlı olarak seçim sonuçlarının yarattığı sayısal veriler ortada. Mevcut düzenin sayısal olarak değişmesinin koşulları için asgari bir matematik bilgisi yeterli gibi görünüyor. Mevcut düzeni sürdürmek için sadece matematik değil herhangi bir bilgiye ihtiyaç bulunmamaktadır. Lider merkezli siyaset içinde “başkan” hazzı yaşayan, alkış ve tezahürat seven tribüncü politik grupların haykırışları arasında bu sesler duyulmadığı sürece statükoya hız kesmeden devam edebiliriz…

Bunları da sevebilirsiniz