İkinci Yüzyıl’da Mücadelenin Ağırlık Merkezi: Kemalizme Teorik Müdahale

İKİNCİ YÜZYIL’DA MÜCADELENİN AĞIRLIK MERKEZİ: KEMALİZME TEORİK MÜDAHALE

2023’ün bitişi aynı zamanda “ikinci yüzyıl” sürecinin de başlangıcı… Yüzüncü yıl kutlamalarının sönüklüğüne rağmen yeni süreçte ne yapacağımızı düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

Yüzüncü yıl maalesef sönük geçti. 29 Ekim’e sıkışan bolca para yatırılmış sesli ve ışıklı gösteriler haricinde 2023’e dair bize miras kalacak elimizde maalesef somut hiçbir veri yok. Ne dillere pelesenk bir marş ne 100. yıla dair özel bir tıpkıbasım arşiv ne yüzyılın akademik bir muhasebesi ne de geleceğe dair güven veren bir projeksiyon… İçimizdeki sevgiyi besleyerek bunu her geçen gün daha da güçlü hale getirmemiz tek olumlu yönümüz olabilir. Ancak yüreğimizdeki sevginin eyleme ya da düşünceye geçiş sürecindeki aksaklıkların yolu epey tıkadığını üzülerek söylemek zorundayım.

Çok basit bir şey yapmak zorundaydık: 100 yıllık süreçte Kemalist devrimden elimize kalan şey nedir? Ve biz bu eldeki veriyle ikinci yüzyılda ne yapacağız?

Altıokun “devrimcilik” ilkesinin herkesin ezberindeki bölümü “çağın gereksinimlerine uydurma” ile ilgili olan kısmıdır. Kemalizmi “çağın gereksinimlerine uydurma” derken tam olarak neyi kastettiğimizi ve bunu nasıl yapacağımızı tespit etmek zorundayız. Zira Kemalizm durduğu yerde kendini hiçbir müdahale olmadan mevcut veriye göre güncelleyen bir yazılım değildir. Her düşünce sisteminde olduğu gibi tüm güncelleme ve “çağın gereklerine uydurma” ancak bu konuda emek veren ve alanında gerçek anlamda uzman kişilerin müdahalesi ile mümkün olur. Basit bir “bekçilik” görevi ile bu konuyu sağlıklı bir çözüme ulaştırmamız mümkün değildir.

Bir müdahaleden bahsederken yalnızca altıokun içeriğine dair bir şeyden söz etmiyorum. Bu ilkelerle ilişki kurabilecek ve 1930’larda olmayan güncel sorunların da bu tartışma sürecine dahil edilmesi gerektiğinden bahsediyorum. Zira buradaki mesele yalnızca Atatürk’ün 1938’e kadar ne söylediğini anlamaya çalışmak değildir. Bu yalnızca temel hareket noktalarını doğru tespit edebilmek adına bir başlangıçtır.

Doğrusuyla yanlışıyla Kadro’dan Yön’e Özgür İnsan’dan Toplumcu Düşün’e kadar pek çok yayın organı Kemalizme teorik bir müdahale amacı taşımaktadır. Her birinin devriminin pratiğine güçlü bir ideolojik içerik vermek için kendi evrensel perspektiflerinden Kemalizmi yorumlamaya çalıştığını görüyoruz. Bu sayede de Kemalist devrimin 1960-1980 dönemini ağırlıklı olarak kapsayacak şekilde yeniden biçimlendiğine tanıklık ediyoruz. Bu yayınların pek çoğunun hareket noktasının Atatürk’ün siyasi mirasının ilgili dönemde nasıl temsil edilmesi gerektiğine dair bir arayış olduğu görülecektir.

Ancak 12 Eylül sonrası süreç 27 Mayıs sonrasının tüm birikiminin üzerinden geçerek Kemalizmin temsilini cuntanın emrine vermiş ve devletin suretinde Kemalizmin devrimciliğinin ölümüne tanıklık edilmiştir. Kemalizmin nasıl savunulması gerektiğine dair kuralları devletin koyduğu yerde düşünsel bir atılım beklemek mümkün değildir. Tarih hiçbir zaman bunun aksini kanıtlayacak bir gelişmeye tanıklık etmemiştir. Devletin “koruyucu kalkanı” içinde aslı çürürken suretiyle kitlelerin gönlünün alındığı bu süreç devrimin mirasının belki de en çok zarar gördüğü süreçtir. Halktan koparılıp devletin gözetimine tabi tutulan bir düşünce maalesef tüm bu müdahalelerden uzak kalmıştır.

12 Eylül’ün bu konudaki en büyük zararı Kemalizme yapılacak her türlü müdahalenin “zararlı” olduğuna dair kitleleri ikna etmesidir. Bugün dahi Kemalizm tartışmalarındaki her türlü “yeniden yorumlama” ve “güncelleme” talepleri çok sert bir tepkiyle karşılanmaktadır. Bu tavır aslında Kemalizmin muhafazakarlaşmasının en net kanıtlarından biridir. Zira bu tepki Kemalizme dair her şeyin Atatürk’ün hayatta olduğu dönemde söylendiği ve bir daha da üzerine konuşulmasına gerek bulunmadığına dair bir önkabulü de beraberinde getirir. Altıok isminde somutlaşmış ilkeler bütününün de her kapıyı açacak bir anahtar vazifesi gördüğü de aynı kabullerden bir tanesidir.

Halbuki geçmişten bugüne özellikle de büyüklerimizin Kemalizmin inşasında tartışılmamış konular ve kullanılmamış kavramlar üzerinden sıklıkla bir paylaşım süreci içinde olduğuna yakından tanıklık ediyoruz. Aslında hepimiz ister istemez 60-80 dönemini merkeze alan bir revizyonun parçalarıyız. Aslında hepimiz Kemalizmi söylemde 30’lardaki gibi savunmaya çalışırken pratikte bunun tam aksi bir tutum sergiliyoruz.

Kemalizmi 1930’lardaki gibi savunmaya çalışmak hem mümkün değildir hem de Kemalizmin “devrimcilik” ilkesine aykırıdır. Atatürk’ün kendi çağının en güncel meselelerine kafa yorarak inşa etmeye çalıştığı bu düşüncenin bugün kendinden önceki bir gerçekliğe tekabül eden dinamiklerle yorumlanması elbette kabul edilebilir değildir.

Öte yandan Kemalizmi bugüne kadar güncellemek isteyen ve yeniden tartışmaya açmak isteyen İkinci Cumhuriyetçi post-Kemalist zevata mülk yapılmış bu söylem yüzünden bu kavramlara bir alerjimiz olduğunu da gayet iyi biliyorum. Ancak “akıl ve bilimin yolunda” olma iddiası kişileri ve dar bir dönemi alan yüzeysel tartışmalara böylesi bir ihtiyacı kurban edemez, etmemelidir de.

Birbirine bağlı iki önemli başlıktan hareket etmek zorundayız. Bunlardan ilki “altıok” olarak tanımladığımız ilkelerle 2024 yılında ne yapacağız? Bu kavramların içeriği nasıl genişletip güncelleyeceğiz?

İkincisi de 1930’larda olmayan küreselleşme, küresel güney üzerinde artan hegemonik baskının küresel eşitsizliği derinleştirmesi, neredeyse durdurulamayacak noktaya gelen ekolojik yıkım, kimlik krizleri, kapitalizmin dijitalleşmesi ve yapay zeka, sağ popülizmin yükselen iktidarı, küresel savunma harcamalarının yükselişi vb. bugüne dair pek çok konuyu analiz ederken bu mirastan nasıl yararlanacağız?

Bunların tamamı ancak ve ancak kökleri 1923’te duran, mevcut sistemi gerçek anlamda eleştirme kapasitesine sahip, hiçbir güç odağına yaslanmadan kendi ülkesinden dünyaya bakabilecek kadar ulusal ama kendisiyle benzer sorunlar yaşayan tüm dünya halkları ile empati kurabilecek kadar da enternasyonal, dışardan üretilen yüzeysel gündemler çöplüğünde boğulmayan, gündelik krizlerin peşine düşmeyen ciddi bir teorik müdahale ile mümkün olacaktır.

Ancak bu sayede bu ülkenin tüm bireylerini kapsayacak, herkesin sorumluluk alabileceği ve elini taşın altına sokabileceği bir ikinci yüzyıl için sağlıklı adımlar atma şansına sahip olacağız.

Bunları da sevebilirsiniz