Caz-Türkiye-İzmir

Müzik başlı başına evrensel bir olgu iken, müziğin evrensel olan türlerinden söz etmek de ayrıca mümkün. Yerel çıkışlı olsa, dünyanın farklı yerlerinde yeniden şekillense, onlarca alt dala ayrılsa da, herkesin aklında cazın özgün, ama aynı zamanda da evrensel bir müzik türü olduğuna dair temel bir önerme mevcuttur sanıyoruz. Sözü Türkiye ve İzmir’e getirme amacımız ise şimdilerde caz ve müzik festivalleri mevsimini idrak ediyor oluşumuz esas olarak. Genelden özele doğru gidecek olursak meramımızı daha iyi ortaya koyabileceğimiz düşüncesindeyiz.

Cazın Doğuşu, Kökenleri, Tarihi

Caz müziği, 1880’lerde New Orleans’ta gelişmeye başladı ve 1920’lerin başında büyük Amerikan kentlerinde yapılan kayıtlarla klasik anlamdaki son şeklini aldı. O yıllardaki pek çok değişik akım, cazın ortaya çıkışında etkili olmuştur. Bunlardan belki en önemlisi melodilerin ve akorların eşliğinde simgesel olarak özgürlüğe kavuşma çabalarıydı. Bu akım bugün bilinen anlamıyla ‘emprovizasyon’un (doğaçlama) öncülüdür. Diğerleri ise, siyahi Amerikalıların yarattığı blues ve ragtime gibi müzik türleriydi.

Cazın Amerika’da ortaya çıkışı ve bu kadar farklı türde müziğin bir araya gelişinin temelinde, Afrikalıların kıtadaki kölelik dönemi vardır. Afrikalılar Amerika’ya getirildikleri zaman yanlarına müzik aletlerini almalarına izin verilmemişti, ancak -tüm dünya ve tüm zamanlar için ne mutlu ki- müzik duyguları ve gelenekleri her zaman onlarlaydı.

1890’lar boyunca diğer bir etki de New Orleans’a gelen Meksikalı orkestraların müziğiydi. Pek çok Meksikalı müzisyen New Orleans ve çevresine yerleşti ve bazıları da burada müzik öğretmenliği yapmaya başladı. Onların müziği New Orleans’ta çok sevilip kabul gördü ve çoğu trompetçinin stilini etkiledi.

Amerika’da cazın oluşmaya başladığı zamanlarda, Avrupa müzik geleneklerinde de doğaçlama adına iyi gelişmeler oldu. Doğaçlamayla müziği süslemek 20.yüzyılın başlarında konserlerde çok kullanılan bir yoldu ve bu uzun süre pop müzikte, folklorik müzikte de kullanıldı. 1920’lerin sonunda bu ilgi, doğaçlamanın boyutunu artırmış ve bugün bilinen cazda kullanılan doğaçlamaya yaklaşmasında etkin olmuştur.

1930’larda yeni bir tür caz akımı ortaya çıktı: Swing. Bu akım sadece ’yeni’ olmakla kalmayacak, aynı zamanda 20. yüzyılın en popüler caz hareketi olarak da yerini alacaktı.

(Fletcher) Henderson ve (Duke) Ellington orkestraları erken dönem caz ile swing arasında köprü olmuştur.

Benny Goodman kendisinden sonra gelmiş tüm klarinetçileri etkilemiştir. Yapılan araştırmalara göre bugün Louis Armstrong ve Dave Brubeck ile birlikte en çok tanınan müzisyenler arasındadır.

Art Tatum caz tarihinin en çok takdir edilen piyanistleri arasındadır. Doğaçlamalarıyla ve popüler melodileri parçaya monte ediş biçimiyle Tatum ne yapacağı tahmin edilemez bir müzisyendir.

Nat “King” Cole, nefesli sazların müzikal cümlelerini piyanoya taşıyanların başında gelir. Nat Cole’un caza etkisi pek çok insanın düşündüğünden fazladır: Oscar Peterson, Bill Evans ve Horace Silver gibi modern piyansitler kendi müzikal ifadelerini oluştururken Nat Cole’dan etkilendiklerini belirtmişlerdir. Cole, sesiyle popüler olup bir yıldız haline gelince o olağanüstü piyano stili ve piyanoya olan yaklaşımı ne yazık

ki gitgide daha az önemsenir olmuştur.

Swing döneminde gitar, daha yeni yeni ’metronom’ görevi dışında başka görevleri de üstlenebilecek bir enstrüman olarak algılanmaya başlanmıştı. Django Reinhardt ortaya çıkana dek pek çok caz gitaristi düz, akora dayalı ve piyano ile nefesli sazlara kıyasla gayet sönük bir biçimde çalıyordu. Reinhardt, Fransa’da yaşamış olan bir Belçika çingenesidir.

Billie Holiday 30’ların başlarından itibaren caz arenasında etkisi en büyük olan şarkıcıdır. Holiday’in sesi Bessie Smith kadar güçlü, Sarah Vaughan kadar zengin değildi. Ella Fitzgerald’in sahip olduğu ses aralığına ve hıza da sahip değildi. Buna rağmen Holiday’in bu denli beğenilmesinin sebebi öncelikle orijinal ve taze bir sesi olmasıydı.

Fitzgerald 20. yy’ın, opera sanatçısı olmayan en etkileyici sesi ve olağanüstü şarkıcısıdır. Adeta kusursuz bir tekniği vardır. Ses tonu berrak ve esnektir, ses aralığı ise 3 oktavdır ki, buna pek rastlanmaz. Kendisi icat etmemiş olsa da “scat” tarzının en bilinen temsilcisidir.

Genel niteliklere dönecek olursak: Bir caz topluluğu, çalgılar bakımından melodi (ezgi) ve ritim (dizem) olmak üzere iki bölüme ayrılır. Ezgi bölümünde trompet, trombon, klarnet, saksafon, gibi nefesli çalgıları; dizem bölümünde piyano, kontrbas, gitar ve davul vardır. Keman, flüt, akordeon, mandolin gibi çalgılar daha nadir kullanılır. Caz müzik topluluklarında genelde saksafon, trompet, klarnet, trombon, piyano, kontrbas, gitar gibi çalgılar kullanılır. İnsan sesi ön plandadır. Caz, armoni bakımından da müziğin doğasını beslemiş ve klasik armoniden ayrı bir armoni şekli gelişmiştir.

Görüldüğü gibi caz müzik için, yalnızca ABD’ye veya oradaki bazı halklara özgüdür denemez. Çıkışı elbet öyle, ancak hep farklı farklı halkların katkılarıyla melezleşirken zenginleşmiş ve daima özgün bir tür olmayı başarmış. Yazının başında geçen ‘yerelleşirken evrenselleşen’ ifadesi ile kastedilen buydu.

Türkiye’de Caz ve Türk Cazı

Caz, Türkiye’ye ABD’den değil Avrupa’dan geldi. 1920’lerde klasik keman eğitimi almış bir Türk vatandaşı, Leon Avigdor, Paris’te dinlediği cazdan çok etkilendi ve yurda döner dönmez alto saksafon öğrenmeye başladı.

Almanya’da orkestra şefliği eğitimi alan Gido Kornfilt 1938’de on kişilik bir orkestra kurdu. Aynı orkestranın tromboncularından Arto Haçaturyan da kardeşi Dikran ile ‘Swing Amatör’ adlı bir topluluk oluşturdu. 1944’e kadar Benny Goodman tarzı müzik yaparak cazı o dönemin gençliğine sevdirdiler.

Türkiye’de cazın gelişimi, 1950’lerde hızlandı. 1949’dan başlayarak İstanbul Radyosu’nda Erdem Buri’nin hazırladığı programlar; caz eleştirmeni, yazar, müzisyen Cüneyt Sermet’in plak dinletileri ve açıklamalı caz tarihi programları, Arif Mardin’in ilk çalışmaları, İstanbul Radyosu’ndaki İlham Gencer Topluluğu eşliğindeki Ayten Alpman ve Rüçhan Çamay’ın emisyonları bu dönemde caz müziğini giderek daha yaygın biçimde sevdiren girişimlerdi.

1970’lerden sonra, bir bölümü okullu, genç bir kuşak yetişmeye başladı. 1980’lerde onlar orta kuşak deneyimini kazanırken; arkalarından Berklee ve Juilliard müzik okullarıyla Bilkent ve Bilgi Üniversiteleri’nin caz bölümlerinde yetişen daha genç bir kuşak ortaya çıktı.

1985’te Bilsak’ta Neşet Ruacan ile gitarist Önder Foçan’ın topluluklarının ev sahipliğini yaptıkları ilk caz festivali gerçekleşti: Bilsak Caz Festivali. Bu festival, İstanbul’un caz yaşamını 1989’a dek zenginleştirmiş oldu. Bundan sonrası, 1973’ten başlayarak İstanbul Müzik Festivali’nde caza her sene genişleyen bir bölüm ayırmakta olan İKSV’in etkinliğinin giderek arttığı döneme denk gelmektedir. Daha sonra başka caz festivalleri de doğmuştur: Akbank Caz vb. gibi.

Günümüzün en sevilen Türk kökenli caz müzisyenlerinden İlhan Erşahin der ki: «Benim en sevdiğim şey caz bilmeyen ya da cazdan korkan insanlara çalmak, çünkü genelde bizim müzik çok dışavurumcu oluyor. Kendi müziğimi söylüyorum. Yeni insanlardan, bana tepki hep şöyle geliyor. ‘Ben caz dinlemiyordum, ama çok sevdim, sizi tanımıyordum ama dinleyince çok beğendim. Genelde şu müziği dinliyordum bu müziği dinlemiyordum ama çok sevdim’ diyorlar. Bu arayışta insanlar. Çünkü her yerde ama Türkiye’de özellikle televizyonlarda, radyolarda, reklamlarda hep aynı müzik yapılıyor. Ya arabesk, ya pop ya da onun gibi müzik türleri. Çok başka müzik yer almıyor. 10-15 sene önce hâlâ parmakla sayabileceğimiz sayıda müzisyen caz yapıyordu. Şimdi bir sürü var. Sadece bu sene belki 15 CD çıktı gençlerden. Bu çok güzel bir şey. Doğal bir şey. Müzisyen bir hayli var şimdi. Arayıştalar. Herkes kendi özel müziğini yapmaya çalışıyor. Çünkü öncesinde herkes standart caz çalıyordu. Ama şimdi bir sürü alt türü de var. Çağrı Sertel, Selen Gülün, Baba Zula bazen onun gibi bir şeyler yapıyor. İmer Demirer, Serdar Barçın…”

Festival Kültürü ve İKSV

İKSV, kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olarak İstanbul’da uluslararası sanat festivalleri düzenlemek amacıyla 1973’te Dr. Nejat Eczacıbaşı önderliğindeki 17 işadamı ve sanatsever tarafından kuruldu. Vakfın birincil hedefi kültür ve sanat çalışmalarının en seçkin örneklerini sunmak ve aynı zamanda sanat yoluyla uluslararası bir platform oluşturarak Türkiye’nin ulusal, kültürel ve sanatsal değerlerini tanıtmaktı.

1994’te Uluslararası İstanbul Caz Festivali de diğer organizasyonlarının yanında ayrı bir festival olarak yapılandı ve aynı yıl Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’nden ayrıldı.

İKSEV ve İzmir

Biri İKSV, biri İKSEV; ancak birinin başındaki İ-İstanbul (Kültür Sanat Vakfı), birininki İ-İzmir (Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı), malum. İzmir’de İKSEV 26 yıldır faaliyet gösteriyor. Şehrimizde, uluslararası festival, yarışmalar ve diğer etkinliklerin yanı sıra İzmir Avrupa Caz Festivali’ni düzenliyor. Bu yıl 18.si (İstanbul’daki caz festivali ile yaşıt) Mart ayında gerçekleşti. 25. kez düzenlenen Uluslararası İzmir Festivali ise daha büyük çaplı ve bu yılki bir aylık programını bu yazının yazıldığı günlerde noktaladı. Festival programı klasik müzik konserleri, opera ve bale ile dans gösterilerinden oluşuyor, ancak 2011 festivalinin tek bir caz konseri de vardı: Natalie Cole. Bu festivale özel değildi Cole’un Türkiye ziyareti, İstanbul’da da bir konser verdi. İstanbul’daki RANDY CRAWFORD & JOE SAMPLE ile Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosunda idi ve biletler 150 TL (sahne önü) 80, 70, 60, 50 TL / Öğrenci 40 TL idi. İzmir’deki ise Fuar Açıkhava Tiyatrosu’nda solo idi ve biletler 250, 100, 60, 40, 20 TL fiyatlarından satışa sunuldu. İstanbul’daki durumu bilemiyoruz ancak İzmir’deki konserin Fuar Açıkhava Tiyatrosu’nu hıncahınç doldurmamış olduğunu, hatta öncesinde duyurularının şehir genelinde yerli bir pop müzik yorumcusunun konserinin olduğu kadar bile duyurulmamış vs. olduğunu biliyoruz.

İKSEV gibi bir kuruluşun bulunduğu şehre katkısı yadsınamaz. Her zaman imkanlar dahilinde en iyi organizasyonlara imza attılar. Ayrıca kültür sanat dünyasına katkıları bununla da sınırlı değil.

Akademi İKSEV, yetenekli çocuk ve gençleri bestecilik, müzik enstrümanları, koro-şan sanat dalları ve sahne sanatlarında (klasik bale ve modern dans) yetiştirmek üzere hizmet vermekte. Bu kapsamdaki eğitim, tanınmış yetkin sanatçı-eğitimciler tarafından veriliyor. Ayrıca, Akademi İKSEV, yaşı, öğrenim temeli hatta yeteneği ne olursa olsun dileyen herkesin, ‘bilgilenme, beğeni geliştirme, estetik değerler kazanma, serbest zaman değerlendirilmesi, kişisel gelişim’ gibi gereksinim ve amaçlarını karşılayan program ve etkinlikler geliştirmekte.

Niyetimiz İstanbul – İzmir ya da bu iki şehirdeki festival programı kıyasına girmek olmadığı gibi, az önceki örnek olan konser yani tek bir konser üzerinden yorum yapmak da değil elbet. Yalnızca, İstanbul’da bu yılki festivalin 40’ın üzerinde konser ile 300’ü aşkın yerli ve yabancı müzisyeni konuk ettiğini söyleyelim ve geçelim. Festival yöneticilerinin şehirlere özel program yaparken hangi düşüncelerle yola çıkıp nasıl bir planlama yaptıklarını da değerlendirmek için daha kapsamlı araştırmalar yapmak gerekebilir, ancak bir konunun üzerinde uzun uzadıya düşünülmesi gerekmektedir. Kitle, beklentiler, sosyo-ekonomik koşullar kuşkusuz büyük etkenler. Caz müziğin ve dolayısıyla kültürünün kozmopolit yerleşimlerde gelişmişliği aşikar, ancak İzmir kültürel anlamda bunun dışında kalacak bir kent değil. Kendi sanatçılarını yetiştirmek yönünden de, dünyanın (yalnızca ABD ve Avrupa’nın değil, gerçek anlamda tüm dünyanın ve tüm etnik grupların) sanatçılarına ev sahipliği yapabilecek niteliktedir. Bu, örgün eğitimle ilgisi olmayan bir eğitim gerçek anlamda ve bugün açıklamakta güçlük çekilen, kültürel ve politik uçurumların, çatışmaların, anlayışsızlıklarında uzun vadede belki de tek ‘sağaltım’ yöntemi.

Bir potansiyel olduğu inkar edilemeyecek İzmir’de bu konunun üstüne önemle düşülmesi gerektiği kanaatindeyiz. Önceki örneğimizden yola çıkalım: Belki ortalama bir müzik dinleyicisi, Nat King Cole’un meslektaşı da olan kızı olarak bildiği bu büyük sanatçının, Natalie Colu’un ses rengini pek tanımıyor, kaç Grammy ödülü kazanmış olduğu ile pek fazla ilgilenmiyordur. Ancak aynı dinleyiciyi göz önüne alalım ki, sözgelimi Nina Simone’u, geniş kitlelerce bilinen ingilizce şarkılarına eşlik edecek kadar tanırken, hayattayken kendisini canlı dinleme şansına erişmiş olsun ve diğer eserlerinin de büyüsüne kapılmaktan kendini alıkoyamasın. Neden olmasın? Dünyanın pek çok ülkesinin, en büyük şehir ya da başkentin dışında kalan üçüncü bir kenti (genellikle de bir sahil veya liman kenti) bir yönüyle sivrilir ve bilinir olur: Moda, kültür-sanat vb. bir alanda. Hedef odaklı ve uzun vadeli bir planlama, doğru ve yerinde yatırımlarla kentimizin böyle bir nitelik kazanmaması için hiçbir neden göremiyoruz.

Zaman zaman İKSEV gibi kurumların tüm değerli çabalarına karşın, tek başlarına olmaları yeterli değildir. Her şekilde, resmi, sivil, kamu kurum kuruluşları ile şahıslar tarafından desteklenmedikçe bazı hayaller ne yazık ki hayal olarak kalmaya devam edecekler.

Bunları da sevebilirsiniz